21 Ağustos 2009 Cuma

Ayreon - Human Equation - 1.Bölüm

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Ayreon sabit yada az değişen enstrümantalistlerden oluşan klasik anlamda bir grup değil. 1960 doğumlu Arjen Anthony Lucassen adlı Danimarkalı multi-enstrümantalist, söz yazarı ve bestecinin birçok projesinden biri ve en ünlüsü. Ayreon’un her albümünde Lucassen dışındaki müzisyenler değişiyor. Ancak genel eğilim bu müzisyenlerin büyük oranda progressive gruplardan olmaları. Lucassen’in Ayreon dışında Ambeon, Star One, Stream Of Passion, Rocket Scientist gibi çok önemli progressive başka projeleri de mevcut.
Ayreon; bu yazının asıl konusunu oluşturan Human Equation albümüne kadar 5 albüm, ondan sonra da 1 albüm yayınladı. Hepsi de konsept albüm (belli bir konunun yada baştan sona bir hikayenin işlendiği) formatındaki bu albümlerde Bruce Dickinson’dan Fish’e, Timo Kolipello’dan Russel Allen’a, Mikael Akerfeldt’den Daniel Gildenlöw’e kadar rock camiasının gerçekten saygın ve kalburüstü isimleriyle çalıştı.
İlk albümü 1995 yılındaki “Final Experiment – A Rock Opera” idi. 4 kısımdan oluşan 15 parçalık albüm Kral Arthur’un büyücüsü olan Merlin zamanında yaşayan (VI.yy.) Ayreon adındaki ortaçağ halk ozanının hikayesidir. 2084 yılında dünyanın sonuna ilişkin görüntüler “zaman terapisi” yöntemiyle Ayreon’un zihnine gönderilir. Bunun üzerine Ayreon kıyametle ilgili şarkılar söylemenin görevi olduğuna kendini inandırır ancak söyledikleri nedeniyle deli olarak damgalanır ve heryerden sürülür. Zamanın büyük büyücüsü Merlin’den yardım ister ancak Merlin Ayreon’un kehanetler konusunda kendinden daha üstün olduğunu görünce ona görme yeteneğini geri vererek zaman terapisini sona erdirmeyi başarır. Fakat daha sonra vicdan azabı duymaya başlar ve aynı yöntemle Ayreon’ın mesajlarını 20.yy.a iletir. Mesajı alan Bay L (Lucassen) bu mesajları yaymaya çalışırken Ayreonla aynı kaderi paylaşır ve deli diye tutuklanırak tımarhaneye kapatılır. Bu albümde baş vokali Kayak grubundan Edward Reekers üstlenmiştir (Kayak grubunun en önemli albümünün 1981 tarihli “Merlin” olması tesadüf değil sanırım).
Benzer tarihsel ve bilimkurgu hikayelerinin işlendiği daha sonraki albümleri ile Ayreon, dolayısıyla Arjen Lucassen rock camiasında çok önemli bir yer edindi. 1996 da çıkan “Actual Fantasy” albümünde de Edward Reekers ile çalıştı. Ancak asıl önemli çıkışını 1998 tarihli “Into The Electric Castle” ile yakaladı. 2 diskten oluşan albümde The Gathering’den Anneke Van Giersbergen ve Marillion grubunun eski elemanı Fish de (saygılar) vokallerde yeralıyordu. Ayrıca Arena ve Pendragon Klavyecisi Clive Nolan ve Gorefest davulcusu Ed Warby de Lucassen dışında öne çıkan müzisyenlerdi.
2000 yılında yayınlanan birbirine bağlı iki albüm “Universal Migrator Part:1 – The Dream Sequencer” ve “Universal Migrator Part:2 – Flight Of The Migrator” du. Şahsen benim müzikal açıdan Ayreon albümleri arasında en beğendiğim albüm bu serinin birincisi, en beğenmediğim de ikincisidir. Belli ki aralarında müzikal farklılık bilinçli bir tercihti ancak The Dream Sequencer’in duygu yoğunluğu ikinci albümde maalesef yakalanamamıştır. Üstelik ikinci albümün baş vokalisti Iron Maiden’den Bruce Dickinson’dur.
Ve 2004 yılına geldiğimizde Lucassen’i “yaşayan efsane” konumuna yükselten “The Human Equation” çıkar. Yine 2 disklik bu çalışma daha önceki bilimkurgu temalı albümlerden farklı olarak sadece tek bir insanla ilgiliydi. Üstelik bu insan bir araba kazası sonucu komaya girmiş ve kendi zihnine hapsolmuştur. Beyninde düşünceler uçuşurken hem kendi fiziksel durumundan kurtulmaya hem de arkasından dönen dolapları anlamaya çalışacaktır. Hastane odasında bir yatakta yatarken en iyi arkadaşı ve karısının kendi aralarındaki konuşmalarına beyninin içinde duygularının seslenişleri de eklenecek ve bütün bu kişi ve duygular kendi aralarında ve kahramanımızla konuşarak onun ölüm-kalım mücadelesinde vereceği kararı etkilemeye çalışacaklardır. Albümde kimler var diye soracak olursanız kimler yok ki derim. Bu kadroyu bir araya topalyabilecek tek kişi Arjen Lucassen’dir ve bir Ayreon albümü dışında birdaha böyle bir olayın gerçekleşmesi mucizelere bağlıdır.

Vokalistler:
Devon Graves (Dead Soul Tribe) – Acı
Devin Townsend (SYL) – Öfke
Eric Clayton (Saviour Machine) – Sağduyu
Mikael Akarfeldt (Opeth) – Korku
Magnus Ekwall (The Quill) – Gurur
Irene Jansen (Karma) – Tutku
Heather Findlay (Mostly Autumn) – Aşk
Marcelo Bovio (Elfonia) – Karısı
Mike Baker (Shadow Gallery) – Babası
Arjen Lucassen (Ayreon) – En İyi Arkadaşı
James LaBrie (Dream Theatre) - Kendisi

Albümde her gün bir şarkı ile anlatılmıştır. İlk diskte 11 ikinci diskte 9 parça yeralmaktadır. Yani kazadan sonraki 20 günlük yaşam mücadelesini anlatan hikayede her parçada kişilerin ve duyguların konuşmalarından adamın geçmişine dair yeni şeyler öğreniriz ve giderek bulmacanın parçalarını birleştirir gibi sona doğru merak içinde yol alırız. Acaba kahramanımız yaşayacak mıdır? Bu sorunun cevabı ise 20. parçada gizlidir.
Aslında hikaye anateması bakımından Quuensryche’ın Operation:Mindcime’ına çok benzemektedir. Operation:Mindcrime’da da dünyayı ele geçirmeye çalışan Doktor X’in yeraltı örgütüne katılıp devrim yapmaya çalışırken kötücül niyetlerin ortaya çıkmasıyla delirmiş Nick’in hastane odasında kafasından geçen düşünceleri, yaşadığı olaylara ait anıları okuruz. Human Equation’da ise içerik biraz daha psikolojik boyuta indirgenmiş, anlatılan şey bir olaydan daha çok kişinin iç dünyasına dönüştürülmüştür. Ayreon’un daha önceki ve sonraki albümlerindeki bilimkurgu-fantastik konulardan radikal bir uzaklaşma olduğu için ben Lucassen’in Operation:Mindcrime’dan bir şekilde etkilendiğini düşünüyorum. Bu bakımdan Human Equation’u müzikal açıdan ziyade konu itibariyle çözümlemek daha doğru olacaktır. Zira müzik tarihinde bırakın böyle bir konuya sahip 2 disklik bir konsept albümü, aşk-meşk işleri dışında birşeylerden bahseden şarkılar bile bulmak giderek zorlaşıyor. Bu nedenle hem sanatçı kadrosunun zenginliği, hem müzikal kalitesinin üstünlüğü hem de işlediği konunun derinliği açısından Lucassen’i kutluyor ve albüme geçiyoruz. (Şarkının adının yanındaki rakamlar şarkıya 10 üzerinden kaç verdiğimi göstermektedir):

1.Gün – “Nöbet” (7/10)
Albüm aynı Operation:Mindcrime gibi tıbbi destek ünitelerinin tekdüze atışlarıyla açılıyor. Sonra alttan gelen çok silik klavyelerin üzerinde bir kadın ve bir erkek acılı bir tonda adamın yaşam belirtisi gösterip göstermediği üzerine konuşuyorlar. Daha sonra komadaki adamın en yakın arkadaşı ve karısı olduğunu öğreneceğimiz bu iki karakter biraz da kafa karıştırıcı bir dialoğa başlıyorlar.

Arkadaşı:Ağlayışımızı duyduğunu düşünüyor musun?
Sence anlayabiliyor mu?
Burada onun başucunda iken.

Karısı:Neden bu kadar endişelisin?
Gerçekten önemsiyor musun?
Yoksa kendini sorumlu mu hissediyorsun?

Bu konuşmaların ardından makinaya bağlı kalp atışlarının ritmi giderek hızlanır ve bir arabanın fren sesine dönüşür.
Parça albüm için mükemmel bir açılıştır. Hem albümün konusunun ne olabileceği hakkında bize genel bir fikir verir hem de ilk şarkıdan itibaren bir merak duygusu uyandırmayı başarır.

2.Gün – “Yalnızlık” (8/10)
Kazanın ardından 2. gün komadaki adam kendine gelmeye başlar ancak haberler onun için hiç de iç açıcı değildir. James LaBrie’nin (DT) kendine has muhteşen sesinden sayıklamaları işitiriz:

Kendisi:Hareket edemiyorum, vücudumu hissedemiyorum.
Hiçbirşey hatırlamıyorum.Burası neresi?... Nasıl geldim buraya?
Anlayamıyorum... Ne oldu?
Yalnız mıyım?

Ona yanıt veren ses birinin sesi değildir. Yine bizzat kendi beyni içinde yankılanan bir sestir ama temsil ettiği duygu pek iyimser görünmemektedir. Mikael Akarfeldt pes perdeden:

Korku:Yüzüstü bırakıldın, herkes seni terketti.
Biliyorsun hep bu yoldaydın.
Bu çılgın yıllar boyunca ihmal ettiğin insanların,
Şimdi ödeşme zamanı geldi.
Yalnızsın.

Yalnız olduğunu duyduğu anda giren davullar ve gitar şarkının gidişatını bir anda değiştirir. Sertleşen müzik korkunun aniden ruhunu ele geçirdiğinin de habercisidir. Bu durum karşısında “Sağduyu” devreye girmekte gecikmeyecektir. Karşılıklı bir dialog başlar.

Kendisi: “Bu bir rüya mı, gerçek mi?”
Sağduyu: “Bazen rüyalar gerçeğe dönüşür.”
Kendisi: “Fakat ne hissettiğimi anlayamıyorum.”
Sağduyu: “Bu puslu havada sana yol göstereceğim.”
Kendisi: “Fakat siz de kimsiniz? Neden buradasınız?”
Sağduyu: “Ben senim ve sen hepimizsin.”
Kendisi: “Düşünemiyorum. Zaihnim açık değil.”
Sağduyu: “Bu labirentten seni çıkaracağım.”

Derken sırayla “Tutku” ve “Gurur” da söze karışırlar. Tutku adamın içini kavuran arzularından, gurur ise kolay teslim olmaması gerektiğinden sözeder. Yüksek perdeden söylenen bu kısımda bence tutkuyu seslendiren Irene Jansen’in sesi güçlü erkek vokallerin arasında biraz zayıf kalmış. Söz sırası “Aşk” a geldiğinde ise müzik birdenbire yavaşlar ve Heather Finley’in olağanüstü sesinden kahramanımızı cesaretlendirici sözler dökülür.

Aşk:Gözlerini kapa, kalbinin atışını dinle.
Yatıştırıcı vuruşlara kendini bırak,
Sakin ve tasasız sessizliğe.
İyi yada kötü. Doğru yada yanlış,
Yalnız değilsin.
Diğerlerinin zıttında beni bulacaksın.
Ben onların en güçlüsüyüm.
Seni saran bu duyguların içinde korkuya yer yok.
Düştüğünde seni tutmak için burada olacağım.
Yalnız değilsin!

Aşk kendi sözlerini bitirdiği anda müzik tekrar yükselir. Mükemmel bir klavye ve gitar solosunun ardından daha önce konuşan duygular kendi monologlarını tekrarlarlar.
Yalnızlık albümün 8.42 saniye ile en uzun parçası. Duygulara göre hızı ve temposu yükselip düşerek adeta kahramanımızın hislerini bize yansıtır. Ayrıca konunun anlaşılması açısından da anahtar öneme sahiptir.

3.Gün – “Acı” (10/10)
Albümün, son on yılın hatta tüm bir progressive müzik tarihinin en muhteşem parçalarından biri. Acı denen kavram, duygu her ne ise onun müzik aracılığıyla yansıtılması ancak bu kadar mümkün olabilir. Tabi burada bedensel bir acıdan değil, ruhun açmazlar karşısında hissettiği, bazen bizi olgunlaştıran bazen de deliliğe kadar sürükleyen soyut bir acıdan bahsediyoruz. Bence Lucassen bu parçada Acı’nın hemen ardından Öfke’yi konuşturarak insan psikolojisinin temelde ilişkili iki durumuna dair bir çözümleme yapmış durumda. Zira bu iki duygu birbirinin sonucu hatta tamamlayıcısı gibi düşünülebilir. Acı ve Öfke’yi seslendirmeleri için seçilen isimleri de ne kadar isabetli olduğunu parçayı dinlerken anlayabiliyorsunuz (Acı’yı Devon Graves, Öfke’yi de Devin Townsend seslendiriyor).
Parça ilerde tekinsiz bir şeylerin olacağını hissettiren duygusal bir elektro gitar ritmiyle açılıyor ve Acı dişlerini sıkarak, fırtına öncesi sessizliği andıran bir tonda sesleniyor.

Acı:Ben acıyım.
Gerçeğim, rüya değilim.
Boynunu çevreleyen zincirim,
Sana çığlık attıran.
Boyun eğ şimdi,
Bu acımasız oyunda ölümü yenemezsin.
Önünde eğil, Utançla indir yüzünü.
Ben acıyım.
Asla iyileşmeyen bir yarayım.
Bunların hepsi yararsız.
Uzlaşma yok, anlaşma da.

Acı ile karşılıklı konuşma başlar.

Kendisi: “Bunun bir son olduğuna inanamıyorum.”
Acı: “Bu senin taşa yazılmış (kaderin).
Kendisi: “Arkadaşlarım neredeler?”
Acı: “Sen hep yalnızdın!”

İşte bu noktada Acı “yalnızsın!” dediği anda Öfke de “acı!” diye bağırır. İnsanın tüylerini diken diken eden, hatta korkudan altına kaçırtan bir çığlıktır bu. Ben Devin Townsend’in vokalinin hiç bu kadar güçlü olduğunu görmemiştim. Söylentilere göre Lucassen bütün albümün söz ve müziğini kendi yazarken bu kısmın yazımını Townsend’e bırakmış. O da hakkını vermiş doğrusu.Sözü alan Öfke kendine yakışan korkunçlukta bir sesle devam eder.

Öfke:(Acı) içimizde öfke bıraktığında saklanırız.
Burada olmak, kabul görmek...Sakin bir akılla.
(Bu bir) gezgin yalan.Her zaman öfkeyle bekledim.
Her zaman kurtuluşumu bekledim.

Bu kısımda sözlerin arasıda belli belirsiz söylenen “Motion personified alpha” sözünün ne anlama geldiği konusu pek açık değil. Bunu Townsend’e de sormuşlar ancak o da buna açık bir cevap vermemiş. Lucassen de baştaki “motion”un aslında “emotion” olduğunu söylemiş. Öyle olsa bile gene de anlam muğlak.

Acı:Ben acıyım.
Ben sonum, senin hayaletinim.
Geriye hiçbirşey kalmaz,
Ben umudun ve inancım yitirilmesiyim.

Acı ile Öfke’nin karşılıklı atışmalarının arasında gidip gelirken araya hiç beklenmedik biri girer. Şarkı birdenbire akustik gitar, flüt ve keman ağırlıklı yumuşak bir melodiye dönüşür.

Aşk:Bunları kabul etmiyorum, bir yol bulacağız,
Ölüm ve dehşet çöplüğünden çıkmanın.
Bu hüznün ötesinde güzellik ve zerafet var.
Parlak bir geleceği kucaklayacağız.

Şarkı, Öfke’nin kendi repliğini tekrarlamasıyla sona erer. Hiç süphesiz “Acı” hem müzikal açıdan hem de bastırılmış duygularımızın ifadesi açısından bir başyapıt olarak kabul edilebilir. “Acı”yı dinlemek insan psikolojisi üzerine kalınca bir kitabı okumaktan daha yararlı gibi geliyor bana.

4. Gün – “Gizem” (7/10)
Pink Floydvari slide gitar ve ritim gitarla gayet hoş giren parça kaza üzerine kuşkularla ilgilidir. Günün en güneşli saatinde etrafta hiç araba falan yokken neden arabanın ağaca çarptığı hakkında arkadaşı ve karısı onun başında biraz da kafa karıştırıcı bir konuşma yapmaktadırlar.

Karısı: “Sence gördü mü?”
Arkadaşı: “Gördüğünü sanmıyorum.”
Karısı: “Sence biliyor mu?”
Arkadaşı: “Bildiğini sanmıyorum.”
Karısı: “Sence orada mıydı?”
Arkadaşı: “Olduğunu sanmıyorum.”
Karısı: “Sence ölecek mi?”
Arkadaşı: “Öleceğini sanmıyorum.”

Bir sonraki nakaratta arkadaşıyla karısının dialogları yer değiştirir. Soruları soran arkadaşı sanmayan karısıdır. Bu kısmı takip eden klavyeler Ayreon’un daha önceki bilimkurgu konseptli albümlerinin genel havasını hatırlatır ve böylece girişteki sakinlik yerini huzursuz bir havaya bırakır.Parçanın sonunda ise aynı diyalog Tutku ile Kendisi arasında tekrarlanır.

Tutku: “Gördüğünü düşünüyor musun?”
Kendisi: “Gördüğümü sanmıyorum.”
Tutku: “Bildiğini düşünüyor musun?”
Kendisi: “Bildiğimi sanmıyorum.”
Tutku: “Orada olduğunu düşünüyor musun?”
Kendisi: “Orada olduğumu sanmıyorum.”
Tutku: “Öleceğini düşünüyor musun?”
Kendisi: “Bilmiyorum!”

5.Gün – “Sesler” (8/10)
Led Zeppelin tarzı ritim gitarla açılan şarkı, keman ve flütün de girmesiyle biraz daha senfonikleşerek bir önceki şarkının huzursuz havasını bir nebze dağıtır. Anlaşılan kahramanımız tekrar kendi iç dünyasına dönmüş, etrafıyla ilgisi kopmuştur. Zaten şarkı boyunca Gurur, Sağduyu, Aşk ve Korku sırayla onu kendi taraflarına çekmek için çabalayacaklardır. Ancak bu konuşmalar pek içaçıcı değildir doğrusu.

Gurur:Sesler duyuyorum, senin hakkında konuşuyorlar.
Onları duyabiliyor musun? Ne ima ettiklerini anlayabiliyor musun?
Hatırlamaya çalış, neler geçti başından?
Ne biliyorsun? Ne gördün?
Onların düşünceleni duyabiliyorum.
O kadar güçlü ki, hissedebiliyor musun?
Söledikleri şeylerin doğru olduğuna inanamıyorum.
Bunu sana yapamazlar.

Kabul edemediği gerçeği Gurur yüzüne vurmaktadır. Sonra karşılıklı konuşma başlar. James LaBrie’nin sesi burada gerçekten inanılmaz çaresiz ve herşeyi kabullenmiş gibi çıkıyor.

Kendisi: “Fakat konuştukları şeyleri doğru anladımsa bile, bu ne demek oluyor?”
Gurur: “Çok endişelisin.”
Kendisi: “Aradığım soruların cevapları nedir? Neyi açıklayacaklar?”
Gurur: “Yeteneğini kaybediyorsun.”
Kendisi: “Yardım et. Bunlar benim için hiçbirşey ifade etmiyor.”

Burada durumu kabullenmek istemediği için mi yoksa fiziksel koşullarından dolayı artık bunun bir önemi kalmadığı için mi bu şekilde konuştuğu pek açık değildir. Derken birdenbire sert gitar ritimleri ve uzun soluklu klavyelerle doom-black metal gruplarının sounduna yakın bir müzikle Sağduyu konuşmaya başlar.

Sağduyu:Bu sesler de ne? Nereden geliyorlar?
Anlamaya çalışmalı mıyız?
(sesler) yalnızca ilüzyon mu? Halüsinasyon mu?
Planımız için çok önemli olabilirler.

Aşk:Sesler çok tanıdık geliyor, sana yardım etmek için burada olmalılar.
Sizi ayıran şey bütün bu karmaşa.
Sabırlı olmalısın, zaman herşeyi iyileştirir.
Kalbini aç ve girmelerine izin ver.

Mikael Akarfeldt aynı David Gilmour gibi vokal yaptığı bölümde gerçekten bazı Pink Floyd parçalarının bana hissettirdiği yüksek bir yerden düşme hissinin aynısın yaşadım. Üstelik bu hissin şarkı sözlerinde bile olduğunu sonradan farkettim.

Korku:Onların suçlu fısıldaşmalarının,
Bence hepsini anlıyorsun.
Bir zamanlar yaşamaktan korkardın.
Şimdi ölmekten korkuyorsun.
Seni aptal! Çok yükseğe çıktın, düşmeye mahkumsun.
Gerçekleri arzuluyorsun ama bir yalanı yaşadın.

Sağduyu:Şimdi ikna oldum, onlar özel.
(Onlar) buradan çıkış yolumuz.

Aşk:Dinle ve öğren, bırak kalbin sana yol göstersin.
Bir çıkış yolu bulacaksın.

Gurur:Eğer (söyledikleri) doğruysa savaşmak zorundasın.
Geleceğe bak ama geçmişten ders çıkar.
Tehlikelere göğüs ger, rakiplerinle yüzleş.
Derin bir nefes al, hızlı hareket etmek zorundayız.

Parça Gururla yaptığı konuşmayla sona erer. Aslında parçanın gerek estetik değerini gerek konsept içindeki konumunu yazıyı yazarken daha iyi anladım. Öteki parçaların hiçbirinde bu kadar çok karakter yok ve duygular arasındaki müzikal geçişler çok başarılı verilmiş.

6.Gün – “Çocukluk” (10/10)
Albümün bir çocuğun kalbi gibi en saf ve en yumuşak parçası. Sondaki gitar solosuna kadar bir klavye ve birkaç efektle çalınıyor. Koma halindeyken çocukluğa dönüş ve çocukluktaki acıları tekrar hatırlama hali. Bastırılmış duyguların ve ezilmiş kişiliğin ortaya çıkışı. Acının ve korkunun düeti. Ancak bu iki duygu bile incinmiş bir çocuğu daha fazla ürkütmek istemediklerinden yumuşacık bir tonda konuşuyorlar, asla seslerini yükseltmiyorlar ama anlattıkları şeyler mecburen kendileriyle ilgili. Harcanmış bir çocukluğun birinci elden tanıkları. Esaretin sebepleri ve birbirlerinin tamamlayıcıları.

Acı:Yatağında yalnızsın.
Dünyadan saklanarak, tavana gözlerini dikerek.

Kendisi:Annem “Yakında evde olacak” dedi.
Ama asla gelmedi. Onun ne hissettiğini anladım.

Çocukluktaki acıların ve öfkenin kaynağının babası olduğunu anlarız böylece. Baskın ve kötü bir karaktere karşı küçük çocuğun varolma mücadelesi kişisel gelişimini olumsuz yönde etkileyecektir.

Korku:Hep yüzüstü bırakıldın, asla “onun gibi” olamadın.
Hep seni kırdı, asla kazanmana izin vermedi.
Ne söylersen söyle seninle aynı fikirde olmadı.
Birgün söz verdin.
Ondan daha iyi olacağına...Birgün kazanacağına.

Acı:Mahzende saklanıyorsun.
Acılı ve mahçup, çürüklerle kaplı.

Kendisi:Oysa onun anneme söylediği:
Nasıl tökezleyip düşerek kendimi yaraladığım.
Nasıl hep bir kaybeden olduğum.

Korku bir önceki tiradını tekrarladıktan sonra o ana kadar bir çocuğun masumiyetini temsil eden nefesli bir çalgı tonundaki klavyelere eşlik etmeye başlayan flüt ve ritim gitar bir üst tona geçerek elektro gitarla karşılıklı olarak aynı melodiyi sırayla çalmaya başlar. Buradaki gitar ve klavye sololar tek kelimeyle muhteşem ve çocuğun içindeki fırtınaları yansıtmakta çok başarılı. Şarkı tekrar başlangıçtaki müzikal temaya döndüğünde artık söyleyecek fazla birşey kalmamıştır.

Acı:Yatağında yalnızsın.
Önemsemeyi nasıl öğrenebilirsin ki?
Kimse seni önemsemedi.

Kendisi:Annem yakında evde olacağını söyledi.
Ama o asla gelmedi. Buna mecbur da değildi.

Bu parçayı gerçekten çok seviyorum. Albümü ilk dinlediğimde de zaten ilk dikkatimi çeken parçalardan biriydi. Acı ve korkunun şevkatli tonları da şarkıyı daha bir ironik hale sokuyor.

7. Gün – “Umut” (10/10)
Bence bu albümün en başarılı tarafı anlattığı duyguyu müzikal olarak yansıtmadaki başarısı. Herhangi bir parçayı ismini bilmeden dinlediğinizde hangi duyguyla ilgili olduğunu tahmin edebilirsiniz. Umut da insanın içini mutlulukla dolduran bir melodiyle başlıyor. Eski, belki kapattığımız sandıkların bir köşesinde kalmış, unutulmaya yüz tutmuş ama bir şekilde var olduğunu bildiğimiz, tekrar ortaya çıkacağı günü beklediğimiz bir gölge gibi bizi takip eden bir umut.

Arkadaşı:Bırak seni geri götüreyim,
Kızların peşinden koştuğumuz zamanlara.
İki deli,
Kendilerini dünya zevklerine kaptırmış.
Görecek çok şey var, yaşanacak çok şey.
Cevaplanacak sorular, gidilecek yerler, olacak çok şey var, önemsenecek.
Derinlerde bir yerde, bildiğini düşünüyorum.
Özgürsün...Bana geri dön.
Kaldır kafanı ve gör.
Hala aşılmayı bekleyen o kadar sınır var ki.
Sadece sen ve ben.
Kaybettiğimiz zamanı telafi etmek için.

Parçanın sonunda bu çağrılara yanıt gelir ancak bunlar aynı derecede umut dolu değildir.

Arkadaşı:Bana geri dön!
Kendisi:Çıkış yolu yok, bütün dünya kapkara!
Çığlık atmaya çalışıyorum, birşey beni engelliyor!

Parçada dikkat çekici bir nokta da Arjen Lucassen’in vokalleri. Bence bu kadar kaliteli vokalistin arasında üstlendiği rolün altından gayet başarıyla kalkmış.

8.Gün – “Okul” (10/10)
Bu parçada da bilinçaltının derinliklerinde dolaşmaya devam ediyoruz. Sorunlu çocukluk yıllarının bıraktığı izler peşimizi bırakacak gibi de görünmüyor. Aile içinde bir baba figürünün eksikliği yada eksik olmadığı zamanlarda da şiddete olan yatkınlığıyla birlikte ezici ve baskın karakteri kahramanımızın okul yıllarında da diğer bireylerle ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir.

Korku:Saklandığın kabuktan çıkma zamanı.
En derin korkularınla yüzleş.
Bütün dünya sana karşı.
Gözyaşlarına dönmek için çabalıyorsun.

Kendisi:Bütün çocuklar beni seyrederken,
Çok küçük hissediyordum.
Gülüşmelerini duyabiliyordum,
Bahçede tökezleyip düştüğümde.

Şarkının bir sertleşip bir yumuşayan temposunda Öfke’nin sırası gelince devreye giren “distorsion”lu gitarlar ve Devin Townsend’in korkunç ve bir o kadar da muhteşem vokali sayesinde parça tam bir progressive metal klasiği kimliğine bürünüyor. Burada Öfke’nin söylediklerini çeviremedim ama İngilizcesini yazıyorum. Belki biri bana yardım eder.

Öfke:(human) Seeking to finddeep in the trauma as it leaves you behind(human) Bleeding it goneinto the profit of the competition(human) Loving today,all of the feelings are they going away(human) Ending it now,I'd rather hear about the where and the how.

Şarkının nakaratı sayılabilecek bu “öfkeli” kısım diğer duyguların arasına sık sık girer. Arada da Gurur ve Sağduyu albümün en operatik atışmasını yaparlar.

Gurur: “Diğerleri gibi olmadığını kanıtlamak zorundasın.”
Sağduyu: “En iyi olduğunu biliyorsan buna gerek yok.”
Gurur: “Bu yeterli değil, bırak diğerleri de öğrensin.”
Sağduyu: “Ne faydası var, bırak akıp gitsin.”
Gurur: “Adam ol, nefretini göster.”
Sağduyu: “Daha iyisi iletişim kurmayı öğren.”
Gurur: “En iyisi kendini korumayı öğren.”
Sağduyu: “Bu cehennemden çıkmanın yolu bu değil.”
Gurur: “Şu çocuğa bak, yüzündeki gülümsemeyi seyret.”
Sağduyu: “O da senin gibi dışlanmış hissediyor.”
Gurur: “İyi de banane, ona patronun kim olduğunu göster.”

Bu kadar laf kalabalığından sonra Tutku’nun da söyleyecek bir çift lafı vardır ama adamın durumu karşısında bence pek uygun düşen laflar değil bunlar. İyimserlik de bir yere kadar.

Tutku:Beynini zehirleme, bırak (düşünceler) gitsin.
Anın tadına var ve kanının aktığını hisset.

Böylece anlarız ki babasının baskısı ve okul yıllarından kalma ezilmişlik duygusu adamımızı kararlı bir birey yapmış ancak derinlerdeki travma onu özellikle karmaşık durumlar karşısında zayıf kalmasına neden olmuştur. Tıpkı kazadan sonra hayatta kalmak için mücadele edip etmeyeceğine karar verememesi gibi. Ama duygular yalan söylemez. İyi yada kötü en güvenilir haberleri bir şekilde onlardan alırız, değil mi?
Albümde rock-opera kalıplarına en fazla uyan şarkı “Okul”. Gerek klasik orkestrasyon ögelerinin yoğun kullanımı, gerek özellikle Gurur ve Sağduyu arasındaki karşılıklı diyaloğun uzunluğu ve biçimi bu durumun açık belirtileri olarak görülebilir.

9.Gün – “Oyunalanı” (10/10)
2 dakikanın biraz üzerinde enstrümental bir parça. Girişte panayır yerlerini yada sirkleri hatırlatan klavyeler çocukluk ve oyun duygusunu çok iyi veriyor. Daha sonra ritim gitar ve flüt ile duygusal bir tonda aynı melodinin değişik bir versiyonuyla devam ederken sona doğru elektro gitar parçaya biraz daha coşku katıyor ve akılda kalan hoş bir sada oluyor.Özellikle benim kuşağım pazar sabahları TRT de gösterilen sirk programlarını kaçırmazlardı sanırım. Tehlikeli gösterileri izlerken hem o insanların bunlara alışık olduğunu, önlemler alındığı için başlarına birşey gelmeyeceğini bilir ama gene de heyecanlanmaktan kendimizi alamazdık. Cocukluğun saflığı da burada gizli sanırım. Bilmek bile heyecanı azaltmıyor.

10.Gün – “Hatıralar” (10/10)
Hareketsizliğe mahkum bir insanın çaresizliğini anlamak mümkün değil. Bu kapkaranlık, korkunç sıkışmışlığın ortasında birşey yapamamak, yardım bile isteyememek, sadece düşüncelerle varolmak, sanki bir zamanlar var olduğunu kanıtlamak istercesine hatıralara sarılmak, yaşadığın acılar için gözyaşı bile dökememek... Bizler için sadece bir şarkı sözü olan şeyler maalesef birilerinin gerçekliği. Güzel anılar onları avutur mu yoksa daha çok mu acı çekmelerine neden olur bilemiyorum ancak bu hikayede en yakın Arkadaşı ve Karısı “O”nun hayata tutunabilmesi için güzel anları hatırlamasının en doğru yol olduğunu düşünüyorlar.

Arkadaş:On gün oldu.
Bu kadar uzun sürmemeliydi.
Doktorlar da şaşırdılar,
Fiziksel olarak bir sorun yokmuş.

Karısı:Fakat belki de kafasının içinde,
Yaşam mücadelesi veriyordur.
Onunla konuşsak yararı olur mu?
Onu geri getirmek için.

Burada şarkının kederli havası biraz sonra anlatılacakların etkisiyle birdenbire yerini neşeli bir melodiye bırakır. Anlatıcılar da anlattıklarının etkisiyle kendi üzerlerindeki sıkıntıyı biraz olsun atar gibi olurlar. Arkadaşına Gurur, Karısına da Aşk eşlik eder. Buradaki klavyeli çalgılar ve gitarı gerçekten çok seviyorum. İnsana yaşama sevinci veriyorlar.

Arkadaş ve Gurur:Hatırlıyor musun o zamanı?
Gösterişli yeni bisikletimizle hava atardık.
Karısı ve Aşk:Harika görünüyordunuz,
İkinizde yere kapaklanıp ağlayana kadar.
Arkadaş ve Gurur:O günü anımsıyor musun?
Korkusuzca en yüksek tepeye tırmanmıştık.
Karısı ve Aşk:Sonrada aşağı inmeye korkup,Saatlerce yukarıda kalmıştınız.
O zamanı anımsıyor musun?
En sonunda yalnız ve çıplak kalmıştık ateşin başında.
Arkadaş ve Gurur:Derken bütün arkadaşların gelip,
Odaya doluştular ve saklanacak zamanınız yoktu.
Karısı ve Aşk:O günü anımsıyor musun?
Bana teklif etmek için dizlerinin üzerine çökmüştün.
Arkadaşı ve Gurur:Ne diyeceğini bilemediğinden,
O da dizlerinin üzerine çökmüştü anahtarını kaybettiğini düşündüğü için.

Bu neşeli hatıralar bir an için gerçeklikten kurtarsa da tekrar beynin içindeki zifiri karanlığa dönmek kaçınılmaz bir sondur. Şarkının sonunda Tutku ve Sağduyu’nun da söyleyecek bir çift sözü vardır.

Tutku:Onun (karısının) ışığını görebiliyor musun?
Karanlığa doğru parlayan.
Sana ulaşmaya çalışıyor,
Seni geri tutan nedir?

Sağduyu:Onun sıcaklığını hissedebiliyor musun?
Tenini ısıtan.
Anılarını gemleme,
Bırak hepsini içinde.

Ortada dönen birşeyler vardır ancak Arkadaşının ve Karısının onu hayata geri döndürebilmek için çabalamalarını gördükçe işin sandığımız gibi olmayabileceğinin hissetmeye başlarız.Bu parçada Marcelo Bovio (Karısı) ve muhteşem Mostly Autumn’dan tanıdığımız Heather Findlay’in (Aşk) sesleri gerçekten mükemmel. İkisi birlikte söyleyince de tadından yenmiyor. Sanırım bu tür ses tonları sadece kuzeylilerde görülüyor.

11.Gün – “Aşk” (9/10)
Geldik albümün ilk diskinin son parçasına. Bu parça aynı zamanda albümün yayınlanan ilk “single”ı. Adından da anlaşılacağı üzere sonuçta bir aşk şarkısı ancak bütün bir albüm içinde anlamlandırabileceğimiz bir konuma sahip kuşkusuz. Komadaki adamın karısıyla olan ilişkisinin başlangıcından bahsediyor. Tabii kafasının içinde ona seslenip duran duyguların da yorumlarıyla beraber. Kazayı hatırlatan kısa bir girişin ardından:

Aşk:Bütün bu adamların arasında “O”nun istediği sensin.
Gizlice kalbi tutuşuyor.
Gelip onu dansa kaldırmanı bekliyor.
Haydi git! Göster kendini, bu senin şansın.

Tutku:Doğrusunu yap, bütün gece bekleyemeyiz.
Şimdi yap, bence nasıl olacağını biliyorsun.

Gurur:Bırak (aşkın) çıksın, şimdi mahfetme herşeyi.
Bırak “O” içine dolsun, izin ver parti başlasın.

Aşk:Kalbi seni gördüğünde delice çarpıyor.
Müzik azalıyor, kalabalık kayboluyor.
Sen yanından geçerken sessizce gözyaşı döküyor.
Ve merak ediyor: “Neden?”

Öfke:Babanı hatırla, O da senin gibiydi.
İçinde hiddet ve şiddetten başka birşey yoktu.
Anneni hatırla, yalnız ve acılı.
Bu onun da kaderi olacak, kötü davranmaya devam edersen.

Korku:Seni reddetmesinden korkuyorsun.
Bütün umutlarının yerle bir olmasından.
Hiçkimse seni sevmedi, sevmeyecek te.
Neden denemeye devam ediyorsun....Hala...

Karısı:Konuşmaya ihtiyacımız yoktu.
Sadece beraber yürümeye başladık.
Ve dansettik, dansettik, dansettik...

Albümün ilk yarısını dinlemeyi bitirdiğiniz anda müziğin güzelliğinden sarhoş olduğunuzu ve anlatılan hikayenin sizi sarstığını hissediyorsunuz. Bu güzelliğin formülünü ben melezlikle açıklayabiliyorum. Nasıl ki türlerin gelişiminde önemli bir etken melezleme ise aynı formülü müziğe uygulayan Lucassen de bence başarıya ulaşmış. Ayreon albümleri Progressive Metal olarak sınıflanmasına rağmen aslında bu tanımın çok üzerinde adeta kategoriler arası bir konuma sahip diyebiliriz. Lucassen 70’lerin başında (Yes, Genesis, Jethro Tull, Mody Blues gibi guruplarla) doğan ve bugün artık geleneksel olarak kabul edebileceğimiz progressive köklerden beslenerek, gerektiğinde onları taklit etmekten hiç çekinmeden 21. yüzyılın müziğini yaratmayı, bayrağı bir adım ileri taşımayı başarıyor. Müzikal anlamda en cesur, dahice, çeşitli, enerjik, akılda kalıcı ve bağımlılık yaratan bir progressive opera klasikleri arasında yerini alıyor. Dinlemeyen kendine yazık ediyor.Hikayenin ikinci bölümü için biraz beklemeniz gerekecek zira birinci bölüm beni epeyce uğraştırdı. Belki de yazmam bilemiyorum albümü alıp dinleyin diye. Aşağıdaki linkte “Love” şarkısının eşliğinde albümün kısa bir tanıtım videosu var:
http://www.youtube.com/watch?v=YTSt58Xelz8

09 Temmuz 2009 Perşembe

My Bloody Valentine - Loveless (1991)

Yalan arkadaş. 2009 yılı hani benim yılım olacaktı. Hani güzel gelişmeler olacaktı. Nerede lan tüm o sevgi kelebekleri, börtü ve böcekler. Hayatımın en kötü yılında şu anda yokuş aşağı boş viteste gidiyorum. Tabii benden daha kötü dramlar yaşanıyordur (En azından kimseyi kaybetmedik. Herkes burada mı?... Alooo.). Ama ben kendi çizelgeme baktığımda hayat eğrimde şu anda aşağı bir düşüş söz konusu (o eğride dönüp dolaşıp götümüze girdi ya o da başka bir albüm yazısı konusu). Can dostumuz Dude'un dediği gibi kariyerim son günlerde düşüşte. O kadar ki blog için iki kelime bir araya getirip yazı bile yazmıyorum. Anca sabahın 4:39'unda (yazı bitene kadar 7 olur o) kakofonik ezan sesleri eşliğinde yazı yazıyorum. Bir mahallehe 3-5 cami diken zihniyete mi küfüretsem yoksa kendime mi çelişkiler içersindeyim. Ama yok ben yine oyumu kendime veriyorum. Bu kısımdan sonrasında aslında acayip şeyler yazmıştım. Hayata karşı olan tepkimi gösterip, hatta ilk defa sorular sorup cevabını vermiş hatta tekil ayaklanma bile yapmıştım ama hepsini mal gibi kaydetmeyip resim uploadlayacağım derken patlattım ve ne yazdığımı unuttum. Harika (ve tekrar hatta albüm tanıtımına mükemmel bir geçiş yapmıştım kahretsin). Yaz ayları keder aylarıdır deyip (en azından kendim için, insan işsiz güçsüz olunca yazın ve tatilin bir anlamı kalmıyor) insanları neşelendirmek yerine yerin dibine sokup bitki haline sokan bir albüm koymak istiyorum. Zira ben bu albümü ne zaman açsam daa ilk şarkıdan itibaren kayıp minibüsçüye "bir kişi son durak" ücreti yollamak istiyorum. Çakma depresif "hayatım çok ziksel" genç modunda değil ama hakkaten öyle çoğu zaman ne dinliyorum lan ben moduna girebiliyosun. Her modda dinlenmez yoksa bir kere dinlenip köşeye atılır yazık olur, ayıp olur. Neşeli gibi gözüken synth melodileri üstüne sert ve köşeli gitarlar ve düz giden davul bas ikilisinin yanında tripsel bir hatun vokali eklenince ortaya bu şahane albüm çıkmış. Aslında karanlık bir pop albümü diyebilirim (saçmalama saatlerindeyiz). Ve sonsöz olarakta şahane şeyler yazmıştım ama hepsini kaybettim. Sizin yararınıza mı yoksa zararınıza mı bilemedim...

19 Şubat 2009 Perşembe

Elliott Smith - Either/Or (1997)

En son 25 ocakta yeni albüm koyacağımı söylemişim ve bugün şubatın 19 u. Hmm demek ki laf söylemekle icraata geçmek arasında 1 ay gibi bir rötar var. Zaten bu sefer gay gay hikayede yazmak istemiyorum. Bu aralar insanlara takılan sıfatlara takmış durumdayım. Başkalarının ya da insanın kendine yakıştırdığı bu etiketler sanki ömür boyu bana (herhangi birine, sana, ona, bakkal ismet amcaya) yapışacakmış gibi hissediyorum. Romantik şarkıların prensi Harun veya olmayacak işlerin adamı gibi. Artık seni herkes öyle tanır toplumda parmakla gösterir. Artık sende toplumdaki üç beş kişinin sana layık gördüğü bir sınıfa, bir sıfata layık olursun. Etiketlenirsin. Sende bir alfa, beta hatta epsilonsundur. Yıkarsın geçmez. Geçse bile geçici bir temizliktir. Sonra bir yerlerden çıkar, hortlar ensene yapışır. Hatta bazen öyle gelir ki sanki senin hayatını da kontrol ediyordur. Elinde olmadan sana verilene göre yaşarsın. Ne eksik, ne fazla. Önceleri yadırgansır, bu ben miyim, ne yapıyorum ben dersin. Ama bir süre sonra rahatsız etmez kafa sallayıp geçiştirirsin o senin bir parçan satamayacağın bir antikan olmuştur. Ona değer verirsin iyi birşey gibi gösterirsin. Ama götü kalkar üstüne çıkar. Daha da kötüsü bir insanın gölgesinde bile yaşatabilir. Onun kuzeni, onun kardeşi, onun oğlu olursun. Millet senden birşeyler bekler onlar gibi olman ister. Yaparsın onun aynısı olursun ve bu sefer aynı onun gibi derler. Yapamazsın sırtını dönerler. Olay artık insanların taktığı sıfattan insalara doğru döner. Her zamanki gibi bir yazıda daha sorunum var ama çözümüm yok. Benim de sıfatım bu galiba konuşmaya gelince konuşan ama çözüme gelince kaçan. Hmm daha kısa birşey bulmam lazım. Hem daha kartvizit bastıracam.

25 Aralık 2008 Perşembe

the Dandy Warhols - Thirteen Tales From Urban Bohemia (2000)

Bir gün uyandığında kimsenin onu görmediğini farketti. Kimse ona bakmıyordu, herkes omuz atıyordu, tanıdıkları selam vermiyordu. Bir iki gün sonra aynaya bakmak aklına geldi. Yansıma yoktu, kendisi bile göremiyordu artık kendisini. İlk başta korktu (hatta biraz kustu) olanları yadırgadı. Sorular sordu. Uyuz bir insandı (biraz da allahsız). Ama sonunda istediğinin bu olduğunu anladı. Zaten hiçbir zaman sosyal olamamıştı. İlk birkaç gün çok eğlenceliydi. Bu sefer o insanların omuzlarına vuruyordu. Haklıydı. Gerçi 2 saatin sonunda biraz can yakıyordu ama değerdi. İnsanlarla dalga geçiyordu. En sevdiği (favori?) ise insanların ensesine son güç patlatıp sonra kaçmadan gözlerinin içine baka baka onları izlemekti. Hatta olayı abartıp kalabalık sokaklarda çırılçıplak bağıra çağıra koşturmaya başlamıştı. Kadınlar tuvaletine girip kendi deyimiyle "izlenim" yapıyordu. Sapık bir herifti. Sanırsam bir iki hırsızlık olayına da karışmıştı. Tek geçim kaynağı bu da olabilir. Zaten artık işe de gitmiyordu. Kimse arayıp sormadı. Gerçi evine de uğramıyordu artık. Başkalarının yatak odasında yatıyordu. Odada başka yatan, uzanan, sevişen insanlar olsa bile. Aynı evi başka nefeslerle paylaşmak kendine iyi hissettiriyordu. Zavallı bir insandı.

Ne kadar zaman geçmişti hatırlamıyordu. Bütün bu eğlenceler onu yormuştu. Canan ablanın yemek kokusuda baymıştı onu. Evine gitmek istedi ama yolu unutmuştu. Zaten evi çok geride kalmıştı daha nerede olduğunu bile bilmiyordu. Dışarı fırladı. Soğuktu. İnsanlar üstüne üstüne geliyordu. Kendini kaçamayacak kadar yorgun hissetti. Otobüse bindi. Kalabalıktı. 100 kişinin baskısını üzerinde hissetti. Sesi çıkabildiği kadar bağırmak istedi. Ama birşey fark etmeyecekti. Sustu. Kendini dışarı attı. Birkaç gün etrafta amaçsızca dolandı. Aptallaştığını hissediyordu, omuzları çökmüştü. Görmese bile hissediyordu. Şu anda görmek isteyeceği en son şey kendisiydi. Sıkılmıştı görünememekten. İnsan olmayı özlemişti. Farkedilmese de en azından yaşamını sürdürüyordu. En azından ona değer veren bir avuç insan vardı. Mutluydu. En azından şimdi ki halinden daha mutluydu. Ağlamak istedi ama beceremedi. Duygusuz bir insandı. Kaldırıma oturdu. Hayatında ilk defa canı sigara istedi ama yanında yoktu. Bir an için isteyecek insan arandı. Duraksadı ve gülmeye başladı. Ayağa kalktı yola baktı. İşlek bir caddeydi. Heryerden insanlar girip çıkıyordu. Herkes kendi yolundaydı. Arkadaş grupları gülüp eğleniyor, genç çiftler bankta yiyişiyordu. Duraksadı ve iç geçirdi. Hayatı film şeridi gibi gözünün önünden geçmiyordu. Zaten artık fazla bir önemi de yoktu. Dram katmak istedi ama onu bile beceremedi. Caddeden geçen farlara doğru koştururken iki düşünce vardı aklında. Keşke son sözünü söyleyebilecek birileri olsaydı etrafında. Ve cennette de görülebilecek miydi?

24 Aralık 2008 Çarşamba

Architectural Metaphor - Creature of the Velvet Void (1997)

Nasıl başlayacağımı bilemedim yazmaya. Bu kaçıncı denemem bilmiyorum. Bu albümü neden eklemek istediğimi anlatmak istiyorum. Bu gün lanet bir gündü benim için çamurlu bir minibüsün çamurlu camından dışarıya bakarken bütün yüzlerin bana ait olduğunu görmek biraz sarstı beni. Sanki her yerde ben her yerde çamur vardı. Yoldaki kesik çizgilerle bütünleşerek kıvrımlarını yitirdi zavallı beynim. Bir yığın soru sordum kendime ve insanlara dair. Sonra da küfrettim neden müzik dinleme zımbırtısını şarj etmeyi unuttum diye. Bir çok şey daha oldu hepsini unuttum gitti. Cevapsız kalan sorular değil de o yolculuk boyunca müzik dinleyemediğim sinirimi bozdu en çok...

“ ‘Architectural Metaphor’ olsa ne iyi giderdi şimdi” dedim en mazoşist güdülerimle... Aslında grup 1988 yılında kurulmuş ama ilk albümlerini 1994 yılında piyasaya sürmüşler. 1990’lı yıllara kadar Bill Buitenhuys, Paul Eggleston, Bob Foley, Dave Gorril, Barry Canbert, Criss Mogan gibi isimler grupta zaman zaman yer alıp ayrılmışlar. Bill Buitenhuys, Paul Eggleston, Dave Gorril Deb Young ve Greg Kovlowski ile grup son şeklini almış. 1997 yılında çıkan Creature of the Velvet Void, grubun ikinci albümüdür. Spacey ve Saykodelik tarzıyla dinlenmeye değer bir albüm olduğunu düşünüyorum. Gerçekten de değişik. Karanlıkta yüzmek gibi bir şeyler yaşıyorsunuz dinlerken... Ben hala anlamadım nerelere gidip geldiğimi bu albümle. Umarım beğenirsiniz...

20 Ekim 2008 Pazartesi

Palace Brothers - Days In the Wake (1994)

Yalnızlık zor birşey. Bazen insanın kendisini diğerlerinden etrafından soyutlayaması iyidir (yapmadığım şey değil). Ama belli bir süre sonra o bile sıkmaya başlıyor. Beni örnek alırsak benim maksimum yalnız kalma günüm üçtür. Sonrasında insan (en azından ben) yanında birilerini istiyor. Msnde o anda kim varsa fazla konuşmamış olsam bile millet ile konuşasım gelir, saçmalarım sonra arkadaş ortamının manyağı olurum. "Hee o mu? İşte o da manyağın teki" hesabııı. Teknoloji de olmasa toptan yalnız kalacam. Bir keresinde yalnız kalmanın dördüncü gününde yalnızlığımı belki giderir diye içerdeki odanın televizyonunu açmıştım. Evde aile varmış gibi bir ambiyans yaratmak istemiştim (bu aralar aile ile ilişki bu kadar zaten). O da bir çözüm olamadı hatta belli bir süre sonra kendimi zavallı ve daha yalnız hissetmeme neden olmuştu. Peki "dışarı çıksana o zaman" diye soranlara "para mı var layn" diye terslerim. O zaman "arkadaşlarını eve çağır" diyene de "uğraşamam hacı yaa" diye tembelliğimi konuşturum. Yani olay yine tembelliğe bağlanıyor. Oradan da ben değilim benim neslim böyle deyip suçu nesile atabilirim. Büyük bir başarı mı? Sanırsam. Zaafların için başkasını suçlamak her zaman iyi hissettirir. Ama bilmiyorum nereye kadar gider böyle. Neyse... Yine herşey gibi yalnızlıktan da zevk alan tabii ki vardır (ben de alırım ama çabuk pes ederim). Hatta zevkinde ötesi yaşam tarzı edinen adamlarda vardır. "Etrafında kimse olmadığında, kimse seni incitemez" hesabııı...

17 Ekim 2008 Cuma

Vaya Con Dios - Vaya Con Dios (1987)

Ne zaman depresif bi hal kaplasa etrafımı bu albüme takılırdım eskiden. Sanki içimi açacakmış gibi. Daha beter ederdi. Sabah sabah dilime takıldı Just A Friend Of Mine, herhalde depresif haller var ortada. Hatırlarım da Kadıköy'ün şirin sokaklarında Kadıköy Kült'üne bulaşmamış ve de onu hiç sevmemiş biri olarak dolaşırken (e o vakit Kadıköy'de ne işim vardı? değişiklik olsun dedik işte, tebdili mekanda ferahlık vardır hesabı, hesap tutmadı ama, neyse bu başka bi hikayenin konusu...) mırıldanırdım sıklıkla. Bi karanlık gelirdi o sokaklar günün ve yazın en aydınlık saatlerinde bile. Yine de sokakların kişiliği, duruşu ve karizması vardı, hakkını yemeyelim. Başka hiçbi yerde göremeyebilirsiniz. Hiç özelliği olmayan, bildik, aşina ve anlamsız sokaklar. Sokakların sakinleri de bildik tipler ve bilmedik, bilmek istemedik tiplerdi. Hala öyle mi bilmiyorum. Uzun zaman oldu görüşmeyeli. Şimdi düşününce ben Kadıköy'ü çok sevmişim de bu kült haline getirilen hareketi pek benimsememişim sanırım. Akmar'la tek bağlantım Ayhan Abi'dir. Barlar sokağında sürekli gittiğim yer yoktur ki 2 sokak ötesinde otururdum. Arada Zincir'e bazen de Karga'ya uğrardık işte. Ama tipler çok komik gelirdi bana. Jane Austen romanlarından fırlayıp kılık kıyafeti modernize ettikten sonra arabeskin içinde kendini kaybedip postmodern sütlaç kıvamına gelmiş insanlarla çevrili olduğunuzu hayal etsenize bi. Siz hayal ediyosunuz bi de beni düşünün, ben bunlarla aynı hayatın içinden geçtim. Herkes kendini bi süperkahraman zannediyodu. Karizmatik bakıcaz diye yere yuvarlananlar bile olmuştur eminim. Amaaaann, onlar da bi kültür işte. Değer verilmesi gereken bi kültür. Enteresan tipler ve enteresan yaklaşımları olduğu geldi de aklıma o nedenle çark ettim birden.

14 Ekim 2008 Salı

Melvins - Bullhead (1991)

Ulan niye şu hayatta bir konuşmada ben son cümleyi söyleyince konu kapanır anlamıyorum. Karizmatik birşeyler söylesemde bari bir anlamı olsa diyorum ama o da olmuyor. Hem babam bana onlar sadece amerikan dizilerinde olur derdi. Ama insan ister bari son söz söylemişken karizmatik bişeyler söylemek. Örnek verecem o da gelmiyor aklıma. Aslında bırak son cümle olarak, normal olarak bile karizmatik bir söz söylememişim. Peki önemli mi karizmatik laflar? Önemli ki bu kadar dert etmişim derim (ikinci bir emre kadar karizmatik kelimesini kullanmak yasaktır). Halbuki küçükkene gerek var mıydı böyle şeylere dostlar? Peki hala var mı? İnsanın kendisi olması yetiyor mu? Ahahahaha bunu diyen saflara albüm kapağında ki gibi bir meyve sepeti yolluyorum. Var kardeşim ihtiyaç var ki millet takıyor maskeler falan. Arz talep eğrisi var ortamda (oh be şu kelimeyi kullandım hayatımda aslında kullanmak içn kastım ama neyse). Yine konuyu buradan hatun milletine bağlayabiliriz. Bize maskeleri bunlar taktırıyor. Onlar olmasaydı şöyle olurdu böyle olurdu deyip gay gay konuşmayacam. Ama biraz insaf gelmeyin üstümüze. Tabii genelede bağlamamak lazım. Bu kadar dönek olmamakta lazım (fikren yaneee). Konudan konuya atlayıp maymun olmamakta lazım. Aslında en güzeli yüzeysel olmak lazım;

-Hatun milleti yapar abi.
-Eyvallah.

-Tepedeki ağaç mı? Allah yarattı.
-Eyvallah.

-Suç ve ceza okudun mu?
-Evet.
-Nasıldı?
-Güzeeel.
-Hmmph. Eyvallah...

08 Ekim 2008 Çarşamba

Slint - Spiderland (1991)

Bugün nereden geldi bilmem ama uçmayı öğrenirken beceremeyip düşen, ölen kuşlar var mı diye düşündüm. Eğer böyle birşey varsa bu kendi beceriksizliğinden mi meydana geliyor, yoksa o daha nerede olduğunu anlamadan aşağıya iteleyen anne yüzünden mi oluyor? Annede genel yargının hatası olabilir. Bilemiyorum. Bir emeklemeden koşma durumu da olabilir. Belki de kuşların hepsi mükemmel birer oluşumdur ve kendilerini yeri atıp yeri kolayca ıskalayabilirler. Peki insanda bu uçma durumu doğuştan gelen bir özellik olsaydı nasıl olurdu? İşin içine psikoloji falan karışsa. Örneğin elemanda uçma korkusu olsa. Bunu binadan aşağı sallasalar o anki ölüm korkusundan doğan refleksle deli gibi kanat mı çırpardı yoksa panik içinde ölecem ölecem diyerekten aşağıya mı düşerdi? Kuşlarda bu psikoloji yok mudur? "Hahaha onlar kuş beyinli oğlum ne psikolojisi, kendi bokunu yer onlar muahahaha" denebilir ama ya varsa. Ben şahsen bu konu hakkında hiçbir yerde iki kelime bişey okumadım. Her kuş doğuştan bir uçucudur. Bu mudur yani? Hiç mi çıkmaz aralarından taşa çakılan? Eğer bu konu hakkında bir iki fikir sahibi insan varsa bana anlatsında öğrenelim. Bugün çok taktım ben bu konuya çok. Belki de bu albümü dinlerken bol bol oluşan düşme ve yukarıya çıkmaya çalıştığı halde her seferinde dibe vurma hissinden dolayı mı girdi bilemem. Ama yukarı çıkmak lazım, kanat çırpmak lazım. Daha fazla düşmeyelim. Hem bende uçma korkusu da yoktu yaa...

05 Ekim 2008 Pazar

İlham Perileri ve İlhami (Sapık Takıntı Kardeşler No:1)

Herkeste var mı bu takıntı bilmiyorum. Bir şeyler yazmaya başlamadan önce ya da yazarken yapmazsam sanki işim ters gidecekmiş, yakaladığım şeyi kaybedecekmişim gibi korkudan üç buçuk atıp altına kaçırmayı vs. önleyici perileriniz var mı?
Misal, iki önceki romanımı yazarken "loop" şekilde Donnie Darko soundtrackinden "Ave Maria" yı dinlemezsem kafayı yiyordum.
Dinleyelim bakalım:
Boomp3.com

Ya da bakınız kafayı sonuna kadar boşaltabilmek için en az bir saat boyunca baktığınız şöyle bir resim var mı? Van Gogh'a ait bu bilmeyen yoktur ya yine de söyleyeyim dedim.



Ya da yine yazarken çok sigara tüketmemek için çubuk krakerleri sigara gibi kullanıp hatta abartarak yoğurt sosu dolu bir kül tablasında bekleteniniz?..

29 Eylül 2008 Pazartesi

29 EYLÜL

1984 - Yönetmen Atıf Yılmaz, 1984'de Bir Yudum Sevgi, bir yıl sonra da Dul Bir Kadın adlı filmleriyle iki yıl üst üste Altın Portakal Ödülü'nü aldı.
1990 - Washington Ulusal Katedrali’nin yapımı tamamlandı.
1991 - Haiti’de Askeri darbe gerçekleşti.
1992 - Brezilya Başkanı Fernando Collor de Mello istifa etti.
1994 - Eski Adalet Bakanı ANAP'lı Mehmet Topaç, Ankara'daki avukatlık bürosunda, yasadışı Dev-Sol örgütü üyesi oldukları iddia edilen 4 kişinin silâhlı saldırısı sonucu öldü.

28 Eylül 2008 Pazar

Paul Newman: 1925 - 2008

28 EYLÜL

1982 - Halk arasında Banker Kastelli olarak anılan Abidin Cevher Özden, Tunus'ta yakalandıktan sonra Türkiye'ye getirilerek tutuklandı.
1991 - Jazz’ın babalarından Miles Davis 65 yaşında hayata gözlerini yumdu.
1994 - Estonya feribotu Baltık Denizi'nde battı; 912 kişi öldü.
1995 - Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat ile İsrail başbakanı İzak Rabin, Batı Şeria'nın Filistin yönetimine devri konusunda anlaştılar.
2003 - On the Waterfront filminin hastası olduğumuz ABD’li yönetmen Elia Kazan, bir asıra yakın hayatına 93 yaşında son verdi.

27 Eylül 2008 Cumartesi

27 EYLÜL

1983 - Richard Stallman, Unix benzeri bir işletim sistemi geliştirmek için GNU projesini anons etti.
1986 - Metallica bass’cısı Cliff Burton, tur otobüsünün camından fırladı ve gencecik yaşta ölüp efsane oldu. Ben bile, tanımam etmem ama, severim adamı.
1993 - Abhazya’da Sukhumi katliamı gerçekleşti.
1995 - Genelev sahibi vergi rekortmeni Matild Manukyan'ın otomobilinde bir patlama oldu. Manukyan ağır yaralandı, şoförü öldü.
1996 - Komünist Demokratik Afganistan Cumhuriyetinin başkanı, Muhammed Necibullah öldü.
1996 - Taliban, Afganistan’da başkent Kabul’u, Başkan Burhanıddin Rabbani’yi dışarıya çıkardıktan sonra, ele geçirdi. Önceki lider Mohammad Najibullah’ı idam etti.
1997 - “Mars Yolbulucu” isimli bilgi gönderen araştırma uydusundan ani bir şekilde iletişim kesildi. Bunu da Mars’lıların çaydanlığı koyacakları ocak olarak kullandıklarını düşünüyoruz.
2000 - İrlandalı yazar James Joyce'un romanı Ulysses'den uyarlanan filme İrlanda'da getirilen yasak, 33 yıl aradan sonra kalktı.

Embryo – Ni Hau (1996)

Bulutlu bir hava ve boş sokaklar... Şafaktan hemen önce, alacakaranlıktan hemen sonra. Lakin daha karamsar, daha umutlu ve daha aydınlık bir vakit. Böyle bir vakitte dışarıdasınızdır. İnsanların olmadığı… Olsa bile yüzlerinin seçilemediği veya tanınamadığı. Tanınsa bile unutulmaya yüz tuttuğu. Arasındasınızdır yine de bu insanların. Aynı kaderi paylaşıp paylaşmayacağınızı merak ettiğiniz insanların... Sonunuzun farklı olacağını da sanabilirsiniz bazen onlardan. Ya da başlangıçta, aslında sadece kendiniz olmakla yükümlü kaldığınız veya bırakıldığınız için sevindiğinizi… Bazen bunları düşünmek de kesmeyebilir böylesi bir havada. Neden etrafta insanların olup da aslında kendinizi tamamen bir boşlukta hissettiğinizi sormak istersiniz kendinize. Belki değilsinizdir. Ama bir türlü, neden insanların etrafta olup da sokakların bomboş olduğuna çözüm getiremezsiniz. Belki de sokaklar boş değildir. Ya da belki hayaldir gördükleriniz, aklınızın size oynadığı komik olmayan bir oyun. Ama yine de “Belki birisi vardır karşıdan gelen” diye ümit edersiniz. Karşıdakilere bakarsınız bu sefer. Üç beş kişinin hakikaten de karşı olduğunu görür fakat bir süre sonra onların da git gide azaldığını fark edersiniz. Belli yerlerden yine birileri çıkar karşıdan, gelip geçer… Bazen kimse gelmez. Arada tek tük gelenler de size çarpıp geçip gider… En olmadık anlarda ise arkadan birisi gelir, elini omzunuza koyar... Böylesi bir havada keşfetmiştim işte bu albümü. Bir daha da bırakamadım.

Polaris - Music From the Adventures of Pete & Pete (1999)

Sanırsam pc ekranına boş boş bakma rekoru kırdım. Ne yazacam diye düşündüm bir iki şey karaladım beğenmedim. Boş bakıp düşünüyorum. Arkada bir müzik dönüyor ama ne olduğunun farkında değilim ve saate bakmakta sahur programlarını görünce aklıma geldi. 4 saat team fortress 2 oynayınca böyle oluyor sanırsam. Çok pis yendim gavurları gerçi. Hatta biri bana almanca bayaa sövmüş olabilir bilemiyorum. Yendim de ne oldu onu da bilmiyorum. Peki oyun oynamak yerine ne yapabilirdim. Onu da bilmiyorum. Peki her seferinde bu duygular içerisine girecek miyim? Büyük ihtimalle. Masturbasyon sonrası pişmanlık gibi (Gerçi bende yok öyle bir his. Yoksa var mı? Anaam). Her geçen boş vaktin ardından ağır bir ağıt ve pişmanlık. Daha iyisiyle doldurma çabası? Hmms belki. Ama fazla yoğun değil. Suyu fazla kaçmış ayran gibi. Daha çok pişmanlık ve ardından "amaan yaşa işte" deyip keyfine bakmak. Ama her seferinde olmak zorunda mı bu? Her seferinde kendini kandırıp yaşamaya devam etmek mi gerekiyor? Yoksa buna bir çare bulmak için savaşmak mı? Ya da en kolayı savaşmaya karar ver kıçını dön yat sonra kendini kandır. Herkes mutlu mu? Hmms evet. Arada böyle bir iki deli saçması gibi şikayette bulunup sonra yaşamaya devam etmek. Bünye artık kendi isyan edene kadar. O gün gelinceye kadarda bu albümü dinleyin. Kendisi hayatımda izlediğim en iyi dizinin (çocuk dizi diyenlerin dilleri düğümlensin) soundtrack'i. Hatta bu dizi benim şu anda sahip olduğum espri anlayışı, çevreye olan algım, düşünce yapım vesairenin temeli oluşturmuştur. Pete adlı iki kardeş ile alakalıydı (ikisinin de adı Pete). Dizi de Iggy Pop ve Steve Buscemi bilem vardı. Giriş müziğide efsanedir ne zaman dinlesem içim titrer o günlere dönerim. Ah ulan ah. Eski dvdlerimde olması lazımdı dizi tekrar izleyeyim. O pişmanlık duygularında taa... Küçük Pete gibi olamadım bir türlü. Şaka maka hayat bitiyor lan? Yine geçti birgün oyy.. Fatal error.

26 Eylül 2008 Cuma

Ugh (1992)

Aha bu oyunu da veletken biraderin bilgisayarında oynardım. Acayip zevkli oyundu. Taş devrinde yaşayan, ağaç ve yapraktan yapılmış bir taşıma aracını yöneten lavuğun tekiydik. Mekanlar vardı, mağara hesabı. İnsanlar da mağaradan çıkıp onları almanızı beklerdi. Siz de onları gerekli mekanlara taşırdınız. Bok varmış gibi. Ulan mağaradan mağaraya gidip n’apacan be adam. Alet bozulsa bir daha nasıl geri dönecen? Hele bir hatun vardı, uzun boylu uzun saçlı. Kıl olurdum buna ben. Mağarasından süslene püslene çıkıp, öbür mağaraya dedikoduya gidecek izlenimi uyandırırdı bende. Ama işin ilginç yanı gittiği mağaradan hep yaşlı, uzun beyaz saçlı bi amca çıkıyordu. Sonra meselenin daha sapıkça bir şey olduğunu anladıydım. Neyse. Şahane oyundu Ugh.

Mattafix – Rhythm & Hymns (2007)

Ne zaman olacak? Ne zaman yapacaklar bitmeyen, sürekli büyüyen (Gmail örneği gibi), kendini yenileyen harddisk’i? Olmuyor böyle. Sürekli bir şeyler yüklüyoruz gerekli gereksiz. Sonra siliyoruz. Niye? Çünkü yer yok. Yer açmak lazım. Hani gidip de büyükçe bir -şöyle 1 TB civarında- hdd alsak o da fayda etmeyecek zira o zaman da daha hızlı dolacak. Ele ne geçerse atacağız ondan sonra içine… Büyük alsan çabuk dolar, küçük alsan dırdır edersin. Ortası yok… Aha böyle bir zamanda, indirilmiş, birikmiş ve kıyıda kalmış MP3’lerin boyutunu küçültüp, mekandan tasarruf etmeye çalışırken aklıma geldi bu grup da. İlk olarak dumanla kaplı bi dağda çıplak ayaklarla yol alırken rast getirilmiştim bu gruba. İlk karşılaştığımda sevmemiş lakin sonra hoş bir yol arkadaşı olabileceğine karar vermiş ve yanıma dahil etmiştim. Yine geldi yanıma, takıldık ettik, oturduk sohbet ettik. Sonra kapadım winamp’ı, o da gitti köyüne.

26 EYLÜL

1983 - Sovyet Askeri Görevlisi Stanislav Petrov, dünya çapında bir nükleer savaşın çıkmasını önledi. Sovyet bilgisayarları A.B.D.’den gönderilmiş 1 adet ICBM(kıtasal balistik füze)’nin yol almakta olduğunu öngördü, fakat Petrov tecrübelerine dayanarak füzenin “yanlış alarm” olduğunu tespit etti. Böylece de olası bir A.B.D. – Sovyetler Savaşı engellenmiş oldu.
1984 - Çin ile İngiltere, Hong Kong'un 1997'de Çin kontrolüne geçmesi için anlaştılar.
1990 - 20. yüzyılın önemli İtalyan yazarlarından olan Alberto Moravia öldü.
1990 - Eski Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) müsteşar yardımcısı Hiram Abas İstanbul'da Devrimci-Sol örgütü tarafından öldürüldü. Komünizm de böyle bir şey işte. Anlamını istediğin gibi çarpıtabiliyorsun.
1997 – Garuda Endonezya Havayolları’nın A-300 modeli uçağı; Medan, Endonezya havaalanı yakınında düştü. 234 kişi kaza sonucu yaşamını yitirdi.
1997 - İtalya’nın Umbria ve Marche bölgelerinde deprem oldu. Deprem sonucu Assisi’deki St. Francis Bazilikası kısmen yıkıldı.
2000 - 20,000 katılımcının bulunduğu, Prag’daki Globalleşme Karşıtı protesto IMF ve Dünya Banka’sı zirveleri sonucunda, doğal olarak, biraz sertleşti.
2002 - Aşırı yüklü Senegal feribotu, MV Joola, Gambia açıklarında alabora oldu. 1,000 kişi hayata gözlerini yumdu.
2007 - Shinzo Abe, Japonya Başbakanlığı görevini bitirdi.

25 Eylül 2008 Perşembe

Ben Harper - Fight For Your Mind (1995)

Ahan da delinin teki size. Çocukken Kanun eğitimi almış sonra da gitara geçince alışkanlığından vazgeçmemiş bi adam. Şaka bi yana, gitarı dizlerinin üstüne alıp çalmasıyla meşhurdur. Enteresan ama öyle. Çoğu kimse adamın yaptığı müziği bilmez ama "ha şu gitarı dizlerinin üstüne koyarak çalan eleman" lafını da eder. Bi dolu dostla bi dolu eğlenceli ve keyifli zamanın yandaşıdır bu albüm. Bir kez dinlemek yetmez, arka arkaya defalarca dinlenir. Kadıköy'de, Hisarüstü'nde, Beşiktaş'ta, Beyoğlu'nda biçok yerde dinlenebilir, ben dinledim oradan biliyorum. Harper vakti zamanında konser için de gelmişti Harbiye'ye. Gittik tabi ona da. Konseri anlatamam tabi ama bi iki hareketin de üstünden geçmeden yapamıycam. İlki şimdi tam hatırlamıyorum hangi parçaydı ama sahnede çalanların hepsi sol yumruklar yukarıda pozisyonunda ayağa kalkıp öyle çaldılardı. Bi an etrafta bi dolu insanın yumrukları kaldırdığını gördüm. Gaza geldim. Ama sonra aklıma bu yumruk kaldıran lavukların hepsi yarın gene gerekli adam şekline bürünecek fikri geldi. Gene de kaldırdım yumruğu. Küfür ediyodum o ara etraftakilere. Kurunun yanında yaş da yanmıştır şüphesiz. İkinci hareket de şuydu; eleman parçanın sonunda gitara bariz vurdu ve acayip bi ses çıktı. Sonrasında biz sahneye tekrar gelicek diye 2-3 dakika bekledik, baktık gelmicek toparlandık, çıkışa doğru hareketlendik, o kalabalığın içinde herhalde bi 6-7 dakikada ulaştık çıkışa. Dışarıda bi nefes alıp sakinleşelim derken farkettik ki Ben Harper'ın sahneden inerken gitara verdiği komut doğrultusunda gitar hala o sesi çıkarıyordu. Öyle de bi şok yaşadık işte. Artık gitarı nasıl eğittiyse...

Tanita Tikaram - Ancient Heart (1988)

Bu ablanın sesini ilk duyduğumuzda hepimiz büyülenmiştik. Twist In My Sobriety'ydi şarkısının adı. Öyle bi karamsar havada söylerdi. Albüm kapağındaki gibi sararmış solmuş görüntüler gelirdi insanın aklına. Diğer parçalar da yabana atılır türden değil pop janrı içinde. Ama hep o Twist in my Sobriety alır götürürdü olayı. Uzun zaman olmuş dinlemeyeli. Arşivi karıştırırken buldum tesadüfen. Blog'a biraz daha karamsarlık gelsin istedim. Zaten hava bi gri oluyo bi siyah. Bi de içimiz kararsın işte fena mı? Daha çok kararır mı acaba bu hava? Bi genel karamsarlık hali kapladı içimi bugün. Neyse yahu, dallandırıp budaklandırmanın bi manası yok bu karamsarlığı. Kaldı ki bu albümün tamamı karamsar değil. Sadece adı geçen parça etkiler insanı böyle derinden.

25 EYLÜL

1982 - Memleketin ilk kadın büyükelçisi Filiz Dinçmen Amsterdam'da göreve başladı.
1983 - Maze Prison Escape olarak anılan, İngiltere tarihinin en büyük hapishane kaçışı 38 IRA (Irish Republic Army / İrlanda Cumhuriyet Ordusu) üyesi tarafından gerçekleştirildi. İçeri niye atıldıkları hiç önemli değil, önemli olan tarihin en büyük kaçışlarından birini gerçekleştirmiş olmaları. Alkışlıyoruz.
1993 - Karun Hazinesi New York Metropolitan Müzesi tarafından Türkiye'ye iade edildi. Başvuru, istek kabul ve iade işlemleri için 40 Milyon USD gibi bi para harcandığı belirtiliyor.
1996 - Roma Katolik Kilisesi tarafından kurulmuş olan ve sözde kadınlar için sığınma evi olarak geçen Magdelene Asylum'ların sonuncusu İrlanda'da kapatıldı. Ağır çalışma şartları altında özellikle çamaşır yıkama işleri yaptıkları için Magdelene Çamaşırhaneleri olarak da anılan bu yapı keşke hiç var olmasaydı denilecek kadar çok kötü etki bırakmıştır.
1999 - Memlekette Atlantis'in Çöküşü ve Avalon'un Sisleri romanlarıyla tanınan Marion Zimmer Bradley öldü.
2001 - TEKEL'in Küba ile ortaklaşa kurduğu Türkiye'nin tek puro üreticisi olan TEKA Puro Fabrikası İstanbul'da açıldı. Tescillenmiş marka olarak ürettiği puroların adı CHE'dir. (Ernesto Guevara'ya saygılarımızla... arkasından anca puro üretebildik, hepsi o..)
2003 - Filistin asıllı Amerikalı karşılaştırmalı edebiyat profesörü, teorisyen, aktivist ve İsrail'e taş atan adam Edward Said öldü. Türkçe'ye de çevrilmiş olan bi dolu kitabı vardır. Merak edenler arayıp bulsun ve okusun. (Merak edin, arayıp bulun ve okuyun)
2003 - Japonya'nın Hokkaido adası/bölgesinde 8 büyüklüğünde deprem oldu. 5 Milyon nüfuslu adada gerçekleşen depremin artçıları 5.8 ile 7 arasındaydı. Depremde 482 kişi yaralandı ve sadece 1 kişi öldü. Yaralananların çoğu geç saatlerde olan deprem sırasında cama yakın uyuyan insanlar olduğu belirtildi. 482 kişinin çoğu camların içe doğru patlaması sonucu yaralanmıştı. Komik olan ölen kişinin araba kazası sonucu öldüğünün saptanmış olması. Yani 8 şiddetindeki depremde 5 milyon nüfuslu adada sadece 482 yaralı vardı. (Uzun bi offff çekmek lazım burada. 7.4'ü hatırlar çoğumuz..)
2005 - Vietnam'da Hanoi ve Ho Chi Minh şehirleri arasında işleyen E1 treni kaza yaptı. 13 kişi öldü, 300'e yakın yaralı belirlendi.
2007 - Dünyanın en tanınmış pandomim sanatçısı "Sessiz Sanatın Üstadı" Marcel Marceau öldü.

24 Eylül 2008 Çarşamba

Lynyrd Skynyrd - Endangered Species (1994)

Evet. Evet. Evet. Dım tıs dım tıs dım tıs. Ne güzel lan istediğimizi yazabiliyoz. Bilgi vermek zorunda değiliz. En güzeli. İstersem böyle boş boş takılabilirim, istersem üç nokta koyarım yazı yerine, istersem Jenna Jameson’ın cıbıl fotosunu koyarım. Hmm. Onu da yapmak lazım aslında bi ara. Neyse. Endangered Species. Asıl elemanlarımız öbür tarafa uçtuklarından beri doğru düzgün sesi soluğu çıkmayan Sıkinırd’ın en dingin ve şaane bir biçimde geri dönüşünü temsil eder aha bu albüm. Akustiktir parçalar. Sigarayı ağıza, tek ayağınızı da istemsizce yere vurmak için yönlendirmesi dışında; hoş/boktan/on numara karışık olmak üzere akla gelen düşünceleri, kendinizi sokağa salıp bomboş yürüme isteğini, en pis fikirlerden gelişen en güzel yaratıları, geçip giden hatunları, n’olacak şu benim halim triplerini, kamp yaparken uykunuzdan tam vaktinde uyanıp sabahın bilmem kaçında kendizi deniz kenarındaki toz toprakla karışık ama bir o kadar da güzel kumların üstüne götünüzü yayıp ağzınızdaki sigarayla dertleşip güneşin doğuşunu izlemeyi özlemekten, evin önündeki yolu yenilediler mi yoksa ben o yoldan daha önce geçmemiş miydim gibi eblek sorulara kadar her şeyi aklınıza getirebilecek bir albüm. Daha ne diyeyim lan? Bi de sevmiyolarmış bu yeni Sikınırd’ı… Tööbe tööbe. Ramazan ramazan. Cık cık cık.

Not: Dronevil’e de hoş geldin diyoruz. Paylaştığı şahane albüm için tebrik ediyoruz, zira ben bulamadım o albümü.

The Sea and Cake - The Sea and Cake (1994)

Yeni blog Kelektika cümle aleme hayırlı olsun deyip siftahı bu güzel albümle açmak istiyorum. "Sene 94 ah ah" demek isterdi gönül ama iki gün öncesini hatırlamakta zorluk çeken bir adam olarak bir o zamanlardan bir bok hatırlamamaktayım. Ama yine de insan düşündükçe eskiler her zaman güzeldir diyebiliyor. En boktan olaylar bile güzel gelir. Belki geçip gittiğine mutlu olduğumuz için belki de bir bok hatırlayamadığımızdan hep neşe ile anılır eski günler (tabii istisnalar her durum gibi burada da mevcuttur). İnsanlar bu yüzden büyümek istemez. İçindeki çocukmuş, hayal dünyasıymış yalandır belki hepsi. Sorumluluktan kaçmaya alışkın olduğumuz için sorumluluk bindikçe eski günler hatırlanır büyük özlem duyulur ve hep çocuk kalsam diye bünye kendini çizgi romanlara, oyuncaklara ıvır zıvıra verir. Tabii bu kötü birşey değildir. Tüm bu bizi sorumluluk almaya iten iğrenç sisteme karşı bir duruştur, bir savunmadır. O da elimizden gittiği anda robota (sayborg, saylon herneyse) dönüşüp Darth Vader ses tonuyla "Yes, master" modunda gezeriz. Geçmişle yaşamak güzeldir ama geçmişte kaybolmamak gerekir. Onu bir nevi panik odası olarak kullanıp boğuldukça içine girip rahat rahat nefes almak için kullanmalıyız. Yoksa bu duman bizi boğar. Böylece "belkiler ve eminsizlikler"le dolu ilk yazıya nokta koymak istiyorum. Albümü de kapaktaki zavallı gibi dırdırdan kafası şişen bünyelere ithaf ediyorum. Hafif rockımsı, jazzımsı, popumsu albümü dinleyin rahatlayın. Hadin.

Supaplex

Dos oyunlarının en şaanelerinden biridir bu Supaplex. Başına oturup saatlerce kalkamadığımızı hatırlarım. Günlerce uykusuz ve sinirli dolaştığımızı. Supaplex'in oynandığı dönemlerde gece yatarken, tuvaletteyken, yemek yerken her an insanın kafasında çözüm yolu araması yapılır. Ordan oraya gidilir, onun altından geçilip mayından kurtulunur. Bazen gözler kayar bunları yaparken ve dışarıdan bakanlar da der ki "hee supaplex oynuyo bu adam". Dos oyunlarını oynamış olanlar mutlaka hatırlayacaklardır bunu. Oynamayanları da biz tanıştırmış olucaz. Şimdiden yiyeceğimiz tüm lafları kabul ettiğimizi belirtiriz. Ama baştan söyleyeyim.. uykusuz kalmaya değer. Oyunla ilgili hiçbir şeyden bahsetmiycem. Bildiğiniz PacMan oyununun geliştirilmiş versiyonudur. Oradan çıkmış olmasına rağmen PacMan'i kat be kat aşmıştır. Bi bu supaplex bi de o lanet olasıca Prince Of Persia yüzünden hayatımızın bi dönemini hakikatten asosyal olarak geçirdik. He iyi bişey değil asosyallik ama insanı geleceğe hazırlaması açısından iyi oluyor. Şimdi hangimiz asosyaliz ki? 

Natalie Merchant - Motherland (2001)

Aaahh ahhh. Aşkların en güzeli işte bu. Albüm kapağına bakın ben de o ara hikayeyi yazayım. Fransa 1947. Savaş bitmiş, Fransa toparlanmaya çalışıyor. Elma ağaçları (Fransa'da elma ağacı yoksa hikayeyi unutun) meyve vermiş ve aşkların en güzeli oturmuş elma ağacının gölgesine, dinleniyor. Önünde sevgilisi için topladığı elmalar. Yuvarlak hatları ile insanın hayal gücüne işliyor. Yaz günlerindeki eski aşklara bi saygı duruşu sanki. Albümün aşkla meşkle benim anlattığım kadar ilgisi yok. Anlattıklarım sadece albüm kapağının hissettirdikleri ve belki yaşattıkları. Hatırlarım da bazen kapı aralıkken gelirdi bu albüm aklıma. Bazen kıpkırmızıyken hayat. Bazen Tuff Tuff The Puff ile otoyolda otostop çekerken. Bazen İzmir'in Kordon'unda. Bazen bi çiçek kokusu gibi yayılır her yana. Bazen Eskişehirde bi sinemada Yağmurdan Önce. Bazen kanatlanmış bi melek. Bazen bütün bi hayata çekilecek rüzgar örtüsü. Bazen kaldırım taşlarındaki huzur. Bazen bi yalnızlık acısı. Bazen bi durgunluk. Bazen sımsıcak bi gülüş. Bazen ağızdan dökülen tek bi kelime. Bazen bi kuzu. Hepsinin toplamında ise bi aşk! Koskoca, kendi kendine sığmayan bi aşk. Ömür yetse binyıllara yayılacak bi aşk. Hayatın fundalıklarında bi aşk. Kurumuş toprağa düşen bi aşk. Bi Tuff Tuff The Puff anlar bu hali bi de belki Cyphre. Bi yalınlıktır aşk. Budur işte bu albümün benim adıma özeti. Uzun yıllara yayılmış bi inanç öyküsüdür, bi tutunma hikayesi...

Goldfrapp - Felt Mountain (2001)

Ahan da Gentleoctopus 70 sonrasını bilmez diyenlere hafif yollu tokat. İngiliz şarkıcı, söz yazarı ve klavyeci Allison Goldfrapp'in şaane projesi. Ablamız Güzel Sanatlar Akademisi'nde okurken takılıyo elektronik, jazz ve fusion olayına. Tricky'nin bi albümünde birlikte eğleniyolar. 2001'de de bu albüm çıkıyo piyasaya. Biz de o yıl tanıştık Allison ablamızla. Önceleri kitabevinde, müzik bölümündeki Jazz rafında duran güzel bi yüzden ibaretti. Ama bi sabah aman dur bari şunu dinleyeyim ukalalığıyla player'a takıldı ve ufak çaplı bi sarsıntı yaşandı. İçe işledi, dengeyi bozdu, karamsarlıktan mutluluğa oradan da gece modlarına sürükledi. Dinledikçe ufku açılır insanın; bazen dağılır, bazen toparlanır ama sıkça tavana vurur. Tavsiyem karanlık ortamda, mum ışığında ele ayndaki albüm kapağını alıp hayallere dalarken dinlemektir. Kapaktaki ayna efekti bi süre sonra bambaşka şeylere dönüşür ve Cyphre'ın deyimiyle saykodelik bi deneyin konusu olur. Ayağa kalkın ve Allison Goldfrapp'i alkışlayın... Celsus kitaplığının gözlerimiz önüne ilk serilişinde yanımızda olan, Kelebekler'de kulübün adı ilk kez ajandaya kazındığında Gamlı Baykuş misali öngörülerde bulunan Mell'e gelsin bu şaane albüm...

24 EYLÜL

1980 - 2 gün önce Irak'ın saldırısıyla başlayan İran-Irak savaşı resmiyet kazandı.
1980 - Led Zeppelin'in davulcusu John Bonham öldü.
1981 - Ermeni militanlar Türkiye'nin Paris'teki Başkonsolosluğunu bastılar. Başkonsolos Kaya İnal yaralandı, güvenlik görevlisi Cemal Özen öldü.
1987 - Çoban Sülo askeri darbe sonrasında resmi olarak siyasete döndü. DYP'nin olağanüstü yapılan kongresinde genel başkan seçildi. (hatırlıyorum da Babam "ben çocukken de bu herif vardı" demişti. Yanda oturan dedem de gülerek "o da bişey mi, ben çocukken bile vardı o herif" dediydi. Şimdi ikisi de rahmetli oldu. Demirel hala var!)
1996 - Klasik Tük Müziği efsanesi Zeki Müren öldü. Memlekette bi an durgunluk yaşandı, artık herşey eskisi gibi olmayacakmış zannedildi. Ama Zeki Müren'i de unuttuk, herşey eskisinden beter oldu. (kapatın artık şu televizyonlarınızı, onun yerine İznik Çinisi ya da Necefli Maşrapa fotoğrafı koyun altına da verin Pink Floyd'u. Moraliniz anında düzelmezse gelin blogda bana laf edin!)
2005 - Rita Kasırgası Teksas ve Louisiana'yı vurdu. Teksastakiler kısa sürede toparlanırken Louisiana'dakiler hala toparlanamadı ki arada da bi dolu kasırga yiyip duruyolar.

Europe - The Final Countdown (1986)

Kim ne diyebilir ki? Sevsek de sevmesek de bu adamlar 80'li yılların efsanelerinden biridir. O zamanları net hatırlıyorum da teheeeyyy, ne günlerdi be! Blue Jean daha yeni çıkmıştı ve şaane bi dergiydi bizim için. Her yerde Europe çalıyordu, The Final Countdown. Millet kırtasiyelere akın ediyordu Top Gun posterlerinden alabilmek için. Enteresan zamanlardı. Joey Tempest mi yoksa John Leven mi daha yakışıklı sorunsalı ile karşı karşıyaydık. Bizim oradaki sinemada Enter The Dragon gösteriliyordu hala ve başrölünde Bruce Lee değil Burjile vardı :) Conan ve Thor elimizden düşmezdi, Atlantis ise başucumuzda dururdu acil durumlarda kullanılmak üzere. Sabahın köründe kalkıp bakkaldan Kaymaklı Leblebi Tozu alırdık. Onu yerken yanında biri varsa mutlaka biri diğerini güldürür ve boğaza kaçan leblebi tozu yüzünden geberircesine gülerek öksürürdük. Ya biz bu blog'u Toplumsal Hafıza blogu gibi bişey yapsak fena olmayacak. Geçmişle ilgili unuttuğumuz ve anca zorlayınca hatırlayabildiğimiz bi dolu şaane anımız var. Europe da bunlardan biri işte. Bilmiyorum, hiç duymadım, tanımam etmem diyenlerin hepsi 90-95 sonrası doğanlardır ki onların da çoğu bilir bu elemanları (ya da ben bilmelerini umuyorum). Diğer blogumuzda paylaştığımız şaane Rock albümlerinin yanından bile geçemeseler de ilk dinlediklerimizden olmaları bizim için özel bi yer edinmelerini sağlıyor. Bırakın artık ben onu dinlemem, bunu dinlemem, benim bi tarzım var ayaklarını, dinleyin işte... :)

23 Eylül 2008 Salı

23 EYLÜL

1987 - Amerikalı Dansçı, Koreograf ve Aktör Bob Fosse öldü.
1988 - Hırvat kaşif Tibor Sekelj öldü.
1996 - Anayasa Mahkemesi, TCK'nın evli erkeğin zina yapmasına ayrıcalık tanıyan maddesini iptal. (eee ne farketti?)
1997 - Cezayir'de İslamcı radikallerin yaptığı düşünülen köy baskını; 200 Ölü, 100 yaralı.
1999 - Nasa Mars araştırmaları için gönderdiği Mars Climate Orbiter ile bağlantının kaybedildiğini açıkladı. (Marslılar çaydanlık olarak kullanıyor olabilir.)
2004 - Jeanne Kasırgası Haiti'yi vurdu. Oluşan sel ve taşkınlarda 1070 Haitilinin öldüğü açıklandı.

Bi de bugün Sonbahar Ekinoksu. Yani Gün ve Gece eşitliği var. Güney yarımkürede de İlkbahar Ekinoksu oluyor doğal olarak. Bizde sonbahar güneyde ilkbahar başlıyor.

22 Eylül 2008 Pazartesi

Pink Martini - Sympathique (1997)

Teheeyyy, bu blogun güzel tarafı (http://gentleoctopus.blogspot.com/ 'dan farklı olarak) grup hakkında, yaptıkları müzik hakkında bilgi verme gibi bi derdimizin olmaması. Gene de dayanamıyor tabi insan. 1997 çıkışlı bi grup ve albümdür bu. Müziğin 1930'lı yıllara ait Küba Jazz'ı içinden geçiyor olması bi yana vokalist China Forbes'un sesi insanı büyülüyor. Hatırlıyorum da memlekete de gelmişlerdi. E biz de hoşgeldin'e gitmiştik tabi. Acayip eğlendiler sahnede, biz de olduğumuz yerde tabi. Müziği dinlerken insanın hayal kurma isteği had safhaya çıkıyor. Dalıp gidiyorsun uzaklara. Giriş parçası Amado Mio ile muhteşem başlangıç yapıp hız kesmiyorlar hiç. 4.Parça Que Sera Sera'ya geldiğinde öyle içi bi aşkla, huzurla filan doluyor insanın. Hatırlarım da öyle kendi kendineliğe tutulduğumuz zamanlarda 3-5 kişinin bi arada bu albümü dinlediği dönemler vardı. Herkes birbirinden bağımsız halde aynı ortamda bambaşka hayallere dalardı. (o zamanlar hayal diye bişey vardı, şimdi TV ve B.sayar var.) Mutluyduk be eskiden.. ütopyalara inanırdık, kimse kimseyi sorgulamazdı, herkesin en boktan anlarda bile yüzünde bi gülümseme olurdu, en tehlikeli silahımız da inanç'tı. Şimdi bakıyorum da bi bok kalmamış elimizde. Ne mutlu olabiliyor insan ne da anlamlı. Geri dönülmez bi yol değil şüphesiz. Ama tek başına da yapamıyorsun işte. Birilerine "iyi ki varsın" demeyeli uzun zaman olmuş, birileri de sana dememiş uzun zamandır. Ahan da bunları çağrıştırdı işte sabah sabah Pink Martini.

22 EYLÜL

1980 - Lech Walesa liderliğindeki Dayanışma Hareketi kuruluşundan 10 yıl sonra Polonya'da yasallık kazandı.
1980 - Irak, İran'a saldırdı ve çok uzun süren Irak-İran Savaşı başladı.
1984 - Memleketin şaane yerlerinden olan Gökova Körfezinde Termik Santral kurulmasına karşı çıkan köy kadınları eylem yaptılar.
1985 - Fransız Hükümeti sabotaj sonucu batan Greenpeace'e ait Rainbow Warrior adlı gemiyi Fransız ajanlarının sabote ettiğini kabul ederek açıkladı.
1991 - Ölü Deniz Parşömenleri olarak bilinen metinler ilk kez halkla paylaşıldı.
1993 - Uşak Toptepe Tümülüsünde 1965 yılında kaçak bi kazı sırasında ortaya çıkarılıp memleketten fıydırılmış olan Karun Hazinesi gazeteci Özgen Acar'ın Metropolitan Müzesini gezerken farketmesiyle başlayan iade süreci sonlandı ve New York Metropolitan Müzesi Karun Hazinesi'ni Türkiye'ye iade etmeyi kabul etti ve iade gerçekleşti. (Lakin son 5 yılda, Uşak Müzesinde bulunan Karun Hazinesi'ni sadece 769 yabancı turistin gezdiğini de eklemek lazım, Hazinenin tarihi de 2500 yıl öncesine dayanıyor, ben gördüm, insanın hakkaten dibi düşüyor.)
1993 - Tiflis'ten havalanan Transair Georgian Airlines Tu-154 uçağı füze saldırısı sonucu düştü. Uçakta 132 kişi bulunmaktaydı ve 108 ölü kaydedildi. Uçak Ermeni askerleri taşıyordu.
2000 - Bakanlar Kurulu Kopenhag Kriterleri ile paralel olan İnsan Hakları Raporunu kabul etti. (Zaten kriter koymasalar ciddiye alacağımız da yoktu!)
2002 - İsrail birlikleri militanları yakalamak bahanesiyle Gazze'de operasyon düzenledi. Gazze'de düzenlenen operasyonda 9 Filistinli öldü.
2002 - Başbakan Gerhard Schroder liderliğindeki Alman Sosyal Demokratlar genel seçimlerden birinci parti olarak çıktı.

Bu biraz değişik işte...

Hani bişeyler yapmaya çalışıyoruz diye yırtıyoruz ya kendimizi bu da onlara ek bi hareket. Çok fazla sevmediğimiz, belki bazen unutmak için çaba sarfettiğimiz ama ne olursa olsun bizi biz yapanların en başında gelen 80'ler, kendimizi bulmaya başladığımız 90'lar ve hayata küstüğümüz 2000'li yıllara bi tür alt toplumsal (toplamsal da denilebilir) kollektif hafıza denemesi olarak adlandırabiliriz Battlestar Kelektika'yı. İsim malumunuz üzere o çok sevdiğimiz diziden geliyor. Tabi ilk çevriminden. Şimdi ki de şaane olmuş ama çıkış noktamız 80'ler işte. Starbuck'ın (ki o zamanlar Dirk Benedict hayat verirdi kendisine -aynı adam A Takımı'nda da oynamıştır-) her yaptığını o hafta içi oyunlarında yapmaya özen gösterdiğimizi hatırlıyorum, eğlenirdik işte çocuk aklımızla. Kelektika kısmı da her işi bize özgü algılayışımızdan geçiyor. Blog'da neler olacağını biz de tam kestiremiyoruz, bakıcaz artık. Zaman göstericek.