2 Nisan 2022 Cumartesi

Blue Jean Dergisi

Çocukluğumda babamın eski Ses, Hey gibi dergilerinin arasında dolanıp kaybolmaya bayılırdım. İlgi alanım olan pek çok şey hakkında bir dolu bilgi sahibi olmuşluğum vardır bu iki dergi sayesinde. Ama dergilerin eski tarihli olması, güncelliğini yitirmesi ve inceleyip okumadığım sayılarının kalmaması gibi etkenlerden kaynaklı bir eksiklik hissetmeye de başlamıştım. Etrafta okuyacak, içine dalıp saatlerce ortalıkta olmayacağım bir şeyler arıyordum.

Çizgi romanları bu arayışın dışında tutuyorum. Onlar artık olmazsa olmazlara dönüşmüştü. Haftalık yayınlar bittiğinde eski sayılardan seçki yapıp okuma şansın oluyordu. Bütün hikayeyi bilmene rağmen en ufak bir sorun yaşamadan tekrar tekrar okuyabiliyordun.

Blue Jean Dergisi

Neyse ki kısa süre sonra yeni bir dergi çıktı. Rengarenk, parlak kağıda baskı, üzerinde de tanıdığım, bildiğim tipler. Haftalıktan arttırılanların olduğu kitabın arasından çekilen bir miktar parayla gidip aldım tabi dergiyi. Darı ambarına düşmüş aç tavuk misali bütün sayfaları, en küçük yazılarına kadar okudum. Hatta alt solda, baskıdan kalma CMYK'yı bile okuyup ne olduğunu anlamak için ansiklopedi karıştırmışlığım da vardır.

O dönemde Blue Jean dergisi bizim için bulunmaz bir hazineydi. Dünyanın pek çok yerinden popüler kültür ile ilgili haberleri kolayca elde etme şansına sahip oluyorduk. Bahsettiğim zamanlar bırakın interneti, cep telefonlarının bile olmadığı zamanlar. Bu tip bilgi ve haberlere ulaşmanın kıymetini o dönemin çocukları çok iyi bilir. Sinemalarda gösterime çıkan yeni filmler, müzisyenlerin yeni albümleri, dünyanın pek çok yerinde yapılan konserler vs. Hepsi hakkında dergi sayesinde haberdar oluyorduk. Ha, izleme görme şansımız oldu mu? Tabi ki olmadı. O zamanlarda filmler bile en iyi ihtimalle birkaç ay gecikmeli geliyordu sinemalara. Birkaç yıl sonra izlediğim filmler bile var benim.

Blue Jean bizim bu tip popüler şeylere olan açlığımızı giderme konusunda ciddi bir kaynak olmuştu. Zamanla kendini geliştirip farklı şeylerle de öne çıkmayı başardı. Dönemin promosyon furyasına kapılıp değişik pek çok şey dağıttığını da hatırlıyorum ki bir yaz sayısında verdiği Blue Jean logolu frizbi (frisbee) hala evin içinde bir yerlerde.

29 yıl yayınlandıktan sonra bir ara kapanmış olsa da sonra tekrar yayın hayatına başladığını okumuştum bir yerlerde. Hala yayınlanıyor mu, hala en azından bazı gençlere ilham veriyor mu bilemiyorum. Ama en azından bir kişiyi de olsa etkilediğine eminim.

1 Nisan 2022 Cuma

Kaymaklı Leblebi Tozu

Öncelikle bu ürünü hatırlayanlar yaşlandıklarını kabul etsinler. Ardından da bu enteresan buluşun 90'lara ait olduğunu düşünenler biraz kenara çekilsinler. Zira 80'lerde hemen bütün bakkallarda bulunabilen bir atıştırmalıktı Kaymaklı Leblebi Tozu. Bu arada özellikle belirteyim, hangi sınıfa girdiğine dair hiç bir fikrim olmadığı için atıştırmalık olarak tanımladım. Gerçekten de yenilebilir özellikleri olmasına rağmen nasıl sınıflandıracağını bulması çok zor olan bir ürün bu. He ama 80'lerde belki de kilolarca tüketmişliğimiz de vardır. O nedenle kendisine saygıda kusur etmiyor, nostaljik duygularla kucaklıyoruz.

80'lerin o tuhaf havasında bizi biz yapan saçmalıklardan biri olması gibi bir özelliği vardır bu Kaymaklı Leblebi Tozu'nun. Çocuk aklımızla çok enteresan bir şeymiş gibi oyun aralarında, dinlencelerde, yazın kavruk günlerinde, ağaçların altında, kaldırım kenarında otururken fazlasıyla ilgi odağımız olmuştur.

Kaymaklı Leblebi Tozu

Birbirinden farklı birkaç türü olduğunu hatırlıyorum. Benim en çok sevdiğim ve tükettiğim, dandik silindirik bir plastik kutu içinde olanıydı. Paket her an yırtılacakmış gibi bir inceliğe sahipti. Bu inceliğin acayip bir esneklik kazandırdığını ve normalde biraz fazla sıktığın zaman bütün leblebi tozunun üstüne başına püskürdüğünü defalarca test etmişliğim vardır. Bir de tam anlamıyla ve gerçekten de hasta olduğum bir kaşığı vardı. Çember şeklinde bir plastiğe tutturulmuş onlarca düz plastik. Çok hoş gelirdi o zamanlar gözüme.

İçerisinde bulunan, adı kaymak olan ama aslında kaymakla alakası bile olmayan o şekerli şeyi de acayip severdim. Günümüzda marshmallow olarak bilinen ürünün daha yumuşak, hatta biraz sıvı hali gibi bir şeydi. Tek başına yemek için fazla tatlıydı ama altındaki leblebi tozu ile birlikte efsane bir lezzete dönüşüyordu. Ya da o zamanlar biz öyle sanıyorduk.

Bir de bunun külah içinde olanı vardı ama külahı külah değil başka bir şeydi. Neredeyse dondurma yemekten vaz geçirecek kadar kötü bir şeydi. Gerçi şimdi düşününce belki de yenmemesi gereken bir şeydi de biz yiyorduk. Mantığı aynıydı tabi. İç kısmı leblebi tozu, üstü de dandik kaymak.

Güzel günlerdi ama. Kaymaklı leblebi tozunun da tadı güzel gelirdi o zamanlar.

24 Mart 2022 Perşembe

Perma Kabusu

Geçenlerde bir makale okuyordum saç ile ilgili. Ne alaka, neden, niye ki gibi sorular sorulabilir tabi bu konuyla alakalı olarak ama gereği olmadığı kanaatindeyim. Neyse, Marcel Grateau adlı Fransız bir saç tasarımcısı tarafından ilk kez yapılmış işleme Perma adı verilmiş. Bizim bildiğimiz anlamda alet edevat olmadığı için de epeyce zorlanmış Grateau bu konuda. Ama yılmamış, çalışmış, çabalamış ve yapmış. Tabi ben bunları okuduktan sonra aklıma gelen ilk şey "ah Marcel ah, 80'lerde bu hale geleceğini ön görebilseydin, icat eder miydin acaba" oldu.

Bilmeyenler anlamaz, bilenler de hafızalarındaki o kötü görüntüyü silmek için hala uğraşırlar. 80'lerde fena bir perma kabusu yaşanmıştı ve dönemin çocukları olarak tam orta yerinde kalmıştık. Kötüydü, çok kötüydü. O zaman da kötüydü, şimdiden o zamana bakınca da kötü.

Perma


Fakat popüler olan her şeyde olduğu gibi bu durumda da hemen herkes permanın peşinden gitmişti. Etraftaki herkes kıvır kıvır dolaşıyordu. Ne yöne baksak kıvırcıktı. TV'de, sokakta, deniz kıyısında, eğlencelerde... Bir arkadaşımın "bazen koyunların içinde kalmışım gibi hissediyorum" lafını hala hatırlarım. Öyleydi gerçekten. Can sıkacak kadar fazla permalı dolaşıyordu o zamanlarda ortalıkta.

Bir de abartıp, o kıvırcık saçı kabarttıkça kabartarak dolaşanlar vardı ki kabusta son seviyeydi. Uzun saçlı olanlarına alışmak üzereyken bir anda ortaya kısa saçlarını da aynı hale getirenler çıkmaya başladı. O daha da fena bir durumdu. İkiye katlanan kabus çok uzun süre devam etmişti. 

Şimdilerde yapılan permayı o zamankilerle karıştırmamak lazım. Makul düzeyde olduğunda gerçekten hoş da görünüyor ama 80'lerde o dönem bambaşka bir şeydi. Film izlemekten, sokağa çıkmaktan, insanları görmekten kaçınır hale gelmiştik. 

Çok kötüydü özetle. Uzun yıllar boyu nerede, ne zaman bir kıvırcık görsem 80'ler aklıma geldi ve üzerimde bir gerginlik hissettim. Ha bu arada belirtmeden geçmeyeyim, bu saç biçiminin yakıştığı iki insan vardı koca dünyada (sanırım onların da saçlarının orijinali öyleydi); Rene Higuita ve Carlos Valderrama. Bu ikisi hem saçlarıyla hem de 80'ler futboluna vurdukları damga ile de iyi bilinirler.

17 Mart 2022 Perşembe

Kan Sporu / Bloodsport (1988)

80'lerde erkek çocuk olup da (aa ayrımcılık mı yaptım ben yaa) bu filmi izleyip gaza gelmeyen kalmamıştır diye tahmin ediyorum. Hepimizin damarlarında dolaşmasına rağmen film adı olunca bu kan kelimesi daha bir sert görünüyor insana. Yanına da sporu ekleyince efsane lezzetler kıvamında bir şeye dönüşüyor tabi. Biz de çocukken sanki çok bir haltmış gibi epey takılmıştık bu filme. Çoğu arkadaşın Jean Claude Van Damme ile tanışması da bu filmle olmuştur.

Kendimi hemen buradan ayırıyorum, zira ben bundan çok daha önce No Retreat No Surrender (Geri Çekilmek Yok Teslim Olmak Yok) ile tanımıştım kendisini. Gerçi hayatıma çok büyük bir değişiklik mi geldi, hayatım çok mu farklılaştı? Olmadı tabi öyle şeyler ama çocukken kafa başka türlü çalışıyor işte. Sidik yarışı da hiç bitmez. :)

Kan Sporu

Filmde Frank Dux adındanki eleman (ki JCVD tarafından canlandırılıyor) Hong Kong'daki bir dövüş turnuvasına katılmak için hizmet verdiği ordudan ayrılıyor. Turnuvada bazı kurallar olmasına rağmen dövüşçüler bu kurallara pek riayet etmedikleri için "ölümüne" diye tabir edebileceğimiz bir organizasyona dönüşüyor.

Bu tarz her filmde olduğu gibi iyi adamın karşısına denk gelen kötü adam, tıpkı bizim eleman gibi turnuvadaki herkesi indirip kaldırıp finale doğru gidiyor. Sonuçta da bu ikisi karşılaşıyor. Eh, finali kimin yaptığını tahmin etmek çok güç olmasa gerek.

Buraya kadar filmde hiçbir halt yok. Olay da filmin sonunda başlıyor zaten. Tuhaf ve saçma ama öyle. Filmin sonunda karakter Frank Dux'un gerçek biri olduğunu ve o turnuva finalinde(tamamen sallıyorum) 57 döner tekme, 30 uçan tekme, 45 kodum mu oturturum hareketi yaptığını öğreniyoruz. O noktadan sonra da aklı evvel tiplerin hayal dünyası Superman'in bile ötesinde bir karakter yaratıyor.

Frank Dux gerçek midir, o tekmeleri gerçekten savurmuş mudur hiç merak edip de bakmadım. Ama doğruysa helal olsun, adam arka arkaya yapmadığını bırakmamış. İşin beteri sayesinde bizim de yapmadığımız kalmamıştı. Kendi kafasını gözünü yaranlar mı ararsın, karşısındakinin ağzını burnunu dağıtanlar mı... Fena bir dönemdi. Hepimiz çok etkilenmiştik Kan Sporu'ndan. Neyse ki 80'lerin pek çok şeyi gibi hızlı bir şekilde geçip gitti de fiziksel sağlığımızı koruyarak bu günlere gelebildik.

16 Mart 2022 Çarşamba

Dido

Herkesin sevdiği bir çikolata türevi vardır mutlaka. Hepten sevmeyenleri bir kenara bırakırsak, bu çikolata / çikolatalı gofret sevenlerin o ürünle derin ve sarsılmaz bir bağı oluşmuştur zaman içinde. Yani sadece tadını beğenmenin ötesinde gelişen bir durumdan bahsediyorum. Tadı, kokusu, dokusu elbette önemli ayrıntılar ama arada başka bir şeyler de olmalı ki bağlılık süresi gerçekten de fena halde uzuyor.

Benim de bu mecrada sevdiğim, ayılıp bayıldığım, vaz geçemediğim ürün başlıktan da anlaşılacağı üzere Dido. Kimilerine göre basit, özelliksiz ve önemsiz görünse de (gerçekten böyle tiplerle tanışmışlığım, hatta abartıp tartışmışlığım bile var) Dido'nun kendine has bir lezzeti, efsanevi bir yanı var. Çocukluktan bu yana hayatımda olması, o garip, düz şekli ve enfes tadıyla da kendisinden bir türlü vaz geçemediğimi belirteyim.

Dido

Şimdiki modern paketleme ve paketler ortaya çıkmadan önce daha basitti işler. Dido'nun da öyle bir paketi vardı. Bir yanı ince kağıt (sanırım pelür deniyordu) kaplı alüminyum folyoya sarılmış, o halde de kağıt kılıfın içine sokulmuş şekilde satılıyordu. Çok basitti yani. Logosu da sade ve özelliksizdi ama nerede olursanız olun, ona benzer bir yazı karakteri görseniz aklınıza Dido gelirdi. Kendisi de şekilli, şukullu bir şey değildi. Külçe gibi bir görünüme sahipti, eğer soğuk bir yerde beklediyse de çikolatası serleşir ve beton gibi bir şeye dönüşürdü. Ama ısırdığın an her şey değişir, hayat insanın gözüne bir başka gelmeye başlardı.

Çocukken girdiğim bütün iddiaların Dido'ya çıktığını hatırlıyorum. Maçta 5 gol atarım, 3 metrelik duvarı tırmanırım, hepinizden hızlı koşarım gibi hepsi birbirinden saçma ve abartılı tüm iddiaların sonucu hep Dido'ya çıkardı. Daha dün bahsettiğim Hokuto No Ken'i çözmeye çalışırken de çok fazla Dido tükettiğimi söyleyebilirim.

Zamanla değişip farklılaşsa ve belki gelişse de tadından pek bir şey kaybetmemesi ayrı bir güzellik, belirtmeden geçmeyeyim. Arada bir yerlerde "dodisi gelene Dido" gibi saçma bir slogan ve mantıkla reklamı yapılmış olsa da prestijinden çok fazla bir şey de kaybetmedi.

Benim ilk hatırladığım, orijinal diyebileceğim pakete ait bir görsel bulamadım. Bu nedenle de hemen sonrasında piyasaya çıkan Süper Dido'nun paketini görsel olarak kullanmak zorunda kaldım.



15 Mart 2022 Salı

Hokuto No Ken

Başlığı okuyunca insanın aklında hemen "o ne be" gibi bir cümle oluşuyordur eminim. Japonca olduğu oldukça tahmin edilebilir ama nedir, ne işe yarar gibi sorulara cevap vermez bu tabi. Uzatmayayım lafı çok fazla. Bu Hokuto No Ken bir Japon mangası. 80'li yılların ortalarında yayınlanmaya başlıyor. Pek çok benzerinden farklı olarak döneme damgasını vurma özelliği taşıyor.

Biz o zamanlar Hokuto No Ken'den filan anlamıyoruz tabi. Dempsey and Makepeace, Mavi Ay vs izleyip plastik poşet, biraz ip ve oyuncak askerden paraşütçü filan yapıyoruz. Hayatın en güzel zamanları. Çocukluğumun geçtiği o küçük kasabanın bütün mutluluk veren imkanlarından faydalanıyoruz özetle. Tabi şimdilerde fena halde faydasız olduğunu düşündüğüm tarafları da var elbet.

Hokuto No Ken

Bu kasabada Linyit işletmeleri var. Tonlarca kömür çıkartılıyor. Hala da çıkartıyorlar ve yetmezmiş gibi termik santrale de omuz veriyorlar. Neyse konumuz sosyal sorumluluk ya da eleştiri değil bugün. O dönem linyit işletmelerine yeni yeni alet edevatlar geliyordu Japonya'dan. Eh bu aletleri kurup çalıştıracak, nasıl çalıştığına dair eğitimleri verecek Japonlar da geliyordu yanında.

Şansıma bu Japonların enteresan tipli olanları ile babam sayesinde tanışmıştım. Hele bir tanesi vardı ki acayip bir elemandı. Adını şimdi hatırlamıyorum tabi. Ama adam çizgi roman okumayı çok seviyordu. Tabi onların Japon versiyonlarını. Ben olmayan ingilizcemle bu arkadaşla anlaşmaya çalışırken birbirimizi tanır hale gelmiştik bir süre sonra. Yolda karşılaşınca filan selamlaşıyorduk. 

Bir gün babamın marketine (teheyyy.. söylemesi acayip keyif veriyor da artık market filan hak getire tabi) Japonya'ya döneceğini söylediğine herkes bi üzülmüştü. Garip bir topluluğuz biz. Hemen ısınıp arkasından üzülecek hale çok çabuk geliyoruz. Neyse... eleman giderken bana elindeki tüm Hokuto No Ken mangalarını bıraktı. Tom Miks, Teksas, Zagor, Martin Mystere, Mister No, Örümcek Adam, Süpermen filan değil ha. Bildiğin orijinal Japon mangası. Fena bir durumdu benim için.

Lakin bu Japonların her şeyi ters ya (ya da belki biz tersiz de onlar düz) mangalar da tersten ve sağdan sola gidiyordu doğal olarak. Benim bunu çözmem bir iki haftamı almıştı. Çok sinir bozucuydu ama çizimler enfesti. O kadar ayrıntılı, post apokaliptik ve uzun işleri daha önce hiç görmemiş biri için onlarca kitaptan oluşan bir set gerçekten de tam bir ziyafet niteliği taşıyor.

Üzerindeki yazılardan sadece Jump Comics'i okuyabiliyordum ki o da zaten İngilizce yazılmıştı. Onun dışında anlam veremediğim karalamalarla doluydu içi benim için. Ama günlerce hatta haftalarca büyük keyif alarak okumuştum onları. Hala buralarda bir yerlerde kalan birkaç kitap olmalı.

Bu arada bu Hokuto No Ken (ki Fist of the North Star olarak da ortalıkta dolanıyor) anime olarak da hayatımıza girmiş. Türkçe altyazılı hallerini internette bulabilirsiniz. Animesi, mangaları kadar etkili değil ama yine de izlenmeye değer.

Hey gidi günler heyy..


14 Mart 2022 Pazartesi

Lupin Sansei: Pandora no Isan

Malum 90'ların sonlarına doğru her eve giren 8 bitlik famiclone'lar ile neredeyse 7' den 77' ye herkes oyuncu olmuştu. Fakat malesef Super Mario, Donkey Kong, Contra, Metal Slug, Fifa gibi kafa oyunların dışında çeşitlilik o kadar kısıtlıydı ki oyunları satanlar, farklı stickerlar ile oyunları pazarlamaya başlamıştı. Sürekli kapaktaki ile alakasız birbirinin aynısı oyunları alır dururduk. Ama asla pes etmezdim ve her seferinde farklı oyunlar bulabilmek adına kapaklardaki (bu arada kapak dediğim sticker baskıdan ibaret) resimlerden çıkarımlar yapmaya çalışırdım. Bu arada sürekli kaset almak  veya değiştirmek de maliyetli iş olduğundan, çoğu 100 in 1, 50 in 1 gibi kimi zaman gerçekten farklı oyunları barından (çoğu değildi tabi ki) kasetleri tercih ederdim. Ayrıca eğer oyunu aldığınız yer tanıdıksa ya da yanınızda ebeveyniniz varsa, kazık yemez, hemen oyun takılıp, denenir, içinde ne var ne yok görürdünüz. Ben yalnız olduğumdan ötürü, yine iç güdülerim ile hareket etmiş ve kapaktaki üç oyundan yalnızca birinin farklı olduğunu düşünerek kaseti almıştım. Evet kaset 3 in 1, zenginliğe bak sen.

Diğer ikisi Contra ve Chip'n Dale gibi daha önce defalarca oynanmış oyunlarken, gerçekten de biri daha hiç görmediğim bir oyundu. Hatta daha önce hiç karşılaşmadığım oyun mekaniklerinden ile fevkalade etkilenmiş ama oyunun aşırı zorluğundan sonuna gelememiş olsam da uzun zaman oynayacağım garantiydi. Fakat safça arkadaşıma ödünç verdiğim kaset geri dönmeyince bir daha asla oynayamadığım gibi ismini de unutmuştum zamanla. (hoş muhtemelen Japoncaydı ve hatırlamam mümkün olmayacaktı)

Yıllarca aklıma geldi ve kendi kendime hayıflandım durdum. İnternet gerçek bir bilgi cenneti olmaya başladıktan sonra her aklıma düştükçe aklımda kalan görüntülerden anahtar kelimeler üretip araştırmalar yapadurdum. Mesela oyunda inventory sistemi vardı, eşyalar topluyordun. 3 karakterden biri siyah şapka takan, zayıf ve sakallı bir adamdı. Hatta gece görüş dürbünü gibi bir detay da vardı.

Bence gayet yeterli bunca bilgiye rağmen kime sorduysam hep farklı oyunlar ile geri bildirimler aldım ve oyun zamanla bende büyük bir saplantıya dönüştü. Birincisi oyunu bulursam geçmişime dair eksik bir parçayı tamamlamanın huzuruna ereceğim sanrısı. İkincisi garip şekilde, sanki oyunu oynamış olsam hayatımın daha farklı olacağı ki bu da kasedi geri vermeyen arkadaş hakkında kötü kötü düşüncelere gark ettiriyordu. Üçüncü ve en acısı, acaba hepsi benim kafamda kurduğum bir hikayeden mi ibaretti.

Ve nihayet geçtiğimiz yıl sayısını unuttuğum araştırmaların sonuncunda oyunun yeni bir sürümünü japon klasik listelerinden birinde görmemle, neredeyse 25 yıllık bu tırt gizem son buldu. Oyunun ismi, yapım yılı hatta oyunun browser üzerinde oynanan bir emülasyonuna dahi ulaşabildim. (https://www.retrogames.cc/nes-games/lupin-sansei-pandora-no-isan-japan.html)

Huzura erdim mi? - Ehh, en azından kafamda kurduğum bir hayal ürünü olmaması içimi büyük rahatlattı. 

Hayatımı değiştirecek kadar başarılı mı bir oyun mu? - Ucundan bile geçmiyor fakat kaseti geri vermeyen arkadaş hakkında düşüncelerim sabit.


YAZI: ICG

10 Mart 2022 Perşembe

Yağmurdan Önce / Before The Rain (1994)

90'ların ortaları... Üniversite yılları. Hayatın en garip, en eğlenceli, en doyurucu dönemlerinden biri. Belki de en önemlisi. Zamanın bu kadar hızlı akıp geçeceğinin de farkında olmadığımız dönemler. Peşine takıldığımız pek çok şey olurdu o zamanlar. Bir kitap, bir film, bir albüm, bir yer ve daha niceleri.

Yağmurdan Önce de onlardan biriydi benim için. Film hakkında hiçbir şey bilmeden, sadece afişine vurularak gitmeyi çok istemiştim. Ama böyle durumlarda hayat enteresan oyunlar oynar ya insana. Başıma gelmeyen kalmadı diyebilirim. Dönemin sinema dergilerinden, gazetelerin pazar eklerinden, oradan buradan takip ettiğim filmi yaklaşık 1 yıl sonra filan izleyebilmiştim anca.

Film gösterime girdiğinde okul, iş vs derken bir türlü gidememiştim. Her seferinde gerçekten ikinci plana atılmasına sebep olacak şeyler çıkıp duruyordu. Öyle bir hale gelmiştim ki giden arkadaşlar bile farkındaydılar ve yanımda filmden bahsetmiyorlardı. Adı bile geçmezdi, ben bir gıcıklık yapmayayım diye. Hakkında neredeyse hiç konuşulmayan tek filmdi aramızda. 

Film gösterimden kalktığında hala umudumu yitirmemiştim. Çünkü yaz döneminde bazı sinemalar festival, film şenliği vs gibi isimlerle geçmiş dönemden iyi filmleri tekrar gösteriyorlardı. Yapmam gereken sadece beklemekti. Bekledim tabi. Yaz geldi. Şenlikler, festivaller başladı ve ben yine gidemedim. Başka bir şeye dönüşmüştü artık. Neredeyse saplantılı bir bağlılık olarak tanımlanabilecek durumdaydı.

Ardından sonbahar geçti, kış geldi. Eskişehir'e bir arkadaşı habersiz ziyarete gittim. Sarıldık marıldık "hadi çıkmamız lazım" dedi, apar topar çıktık evden. Nereye gideceğimizi sordum tabi. "Ya bir arkadaşla sinemaya gidecektik ama o iptal etti, benimle geliyorsun" dedi.

Sinemanın girişinde Yağmurdan Önce'nin afişini gördüğümde gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum. Neyse ki yağmurlu bir havaydı da her yerimiz zaten ıslaktı. :)

Birbiri içine giren hatta izleyicinin de içinden geçen 3 hikayeden oluşan filmi sonunda izleyebilmiştim. Böyle durumlarda beklentiler de artar ya. Benim artan beklentilerimin tamamını, fazlasıyla karşılamıştı Yağmurdan Önce. Görselliği, hikayelerdeki samimiyet ve naiflik, karakterlerin kendi hayatları içerisindeki çaresizlikleri. Hepsi bir bütünü oluşturuyordu. O günün değeri benim için bambaşkaydı.

Ve evet bu bir film tanıtımı ya da bilgilendirmesi olmadı. Zaten amaç da o değildi. Ayrıca bu blog'un amacı da temelde o değil. biriken 'kişisel tarih notlarımız'dan alıntıları paylaşıyoruz. Filmin müziklerinin muhteşem olduğunu belirtmeden de konuyu kapatmayayım. Aşağıya filmin müziklerini de bırakıyorum Spotify'dan...



24 Şubat 2022 Perşembe

Müzik Yelpazesi ve Sezen Cumhur Önal

Şimdilerde pek hatırlayan olmasa da o zamanlar her hafta beklediğimiz bir programdı Müzik Yelpazesi. Zaten tek kanalımız vardı, onda da değişik müzikleri dinlemek için elimize geçen her fırsatı mutlaka değerlendirirdik. Sezen Cumhur Önal'ın sunduğu bu programda kısıtlı dünyamıza yeni bakış açıları gelirdi. Gerçi Sam Brown'ın Stop ve Nat King Cole'un Unforgettable'ından fena halde sıkılmıştık. Sanırım Sezen Cumhur Önal'ın en sevdiği parçalardı ve zırt pırt dinletirdi bize.

Müzik Yelpazesi


Hakkında çok fazla laf edilmekle birlikte, düzgün Türkçe kullanımı ve dilimize kazandırdığı enteresan tanımlamalarla hayatımızı renklendiren sunucunun seveni kadar sevmeyeni de vardır. Ben seven taraftayım. En azından ekrandaki tavrını seven taraftayım diyelim.

Kendisi, Afro-Amerikalı müzisyenlere "çikolata renkli sanatçı" hitabıyla bilinir en çok. Tabi biz o zamanlar aklı evvel veletler durumunda olduğumuz için "zenci" teriminin kötü bir anlama geldiğini bilmeden kullanırdık. Çikolata renkli sanatçı hitabı dilimize dolanınca, geyik yapıyor olsak da en azından ırkçılıktan uzak durmaya başlamıştık.

Bir de benim hasta olduğum bir tanımı daha vardı Sezen Cumhur'un; "Romantizm rüzgarları estiriyor..." Slow ve romantik parçalarda standart olarak bu cümleyle tanımlardı şarkıyı. Çocuk aklımla acayip de güzel gelmişti bu tanım ve fena halde benimsemiştim. Yıllar sonra Brad Pitt'in oynadığı İhtiras Rüzgarları (Legends Of The Fall) filmini izlerken bile aklıma geldiğini söylemeliyim. Ne alaka diye düşünenler filmi izledikten sonra bir daha düşünsünler!

Pop ve disko parçalarının sıklıkla çalındığı Müzik Yelpazesi, az dekorlu küçük bir sahnede çekiliyordu. Ben öyle hatırlıyorum en azından. Arkada bir duvar, duvarda programın logosu, önde elinde mikrofonla Sezen Cumhur Önal. Mikrofonla ilgili başka çözüm bulamadıklarından mıdır nedir bilemem ama o mikrofon hep elindeydi. Garipserdim ben de.

Dönemin, dönem öncesinin, dönemin daha daha öncesinin pek çok popüler parçasını dinlediğimiz, çoğunlukla bilmediğimiz ve sayesinde yeni öğrendiğimiz bu program ve Sezen Cumhur Önal bence hem büyük bir teşekkürü hem de alkışı fena halde hak ediyor. Özellikle de açık ve net bir şekilde, çok düzgün bir tavırla konuştuğu Türkçe sayesinde daha da fazla alkışlanması gerekiyor.

Unutmadan belirteyim... Türk Pop müziğine katkılarından dolayı Devlet Sanatçısı (saçma tabir bence) ünvanı almak yetmemiş 2005 yılında Fransa, 2006 yılında da İtalya tarafından Sanat Şövalyesi Madalyası (bak bu daha makul bi tabir) ile ödüllendirilmişti kendisi.

23 Şubat 2022 Çarşamba

Fright Night (1985)

80'ler
in kendine has havası filmlerine de fena halde yansımıştı. Eğlenceli, komik, hareketli ve deli saçması bir dolu iş ortalıkta dolanıyordu. Video kaset dükkanlarına gittiğimizde çıkamazdık. Seçenekler bol ve hepsi de birbirinden güzeldi. Tabi bu o zamanlardaki fikirdi. Şimdiden doğru o tarafa bakınca hepsinin saçmalık olduğu görünüyor da işte o zamanlar öyle değildi. Eğlenirdik, keyif alırdık.

Korku ve bilim kurgu filmlerinde ciddi bir artış vardı. Teknoloji ilerledikçe filmlerin içine giren efektlerin sayısı çoğalmış, bu da ilk başta işin cılkının çıkmasına sebep olmuştu. Ama arada az efektle kotarılmış pop corn sineması örnekleri de çıkıyordu. Fright Night da onlardan biriydi.

Fright Night


Vampirler her daim sinemanın ilgi çekici karakterlerinden biri olmuştur. Fright Night'ta da en basitinden bir vampir öyküsü. 80'lerin atmosferinde geçen, fena halde eğlenceli ve vaat ettiğini veren, vaat ettiğinin altına inmeyip üstüne de çıkamayan bir filmdi.

Charlie Brewster adında 17 yaşında bir tıfıl TV'de yayınlanan korku şovu Fright Night'ın ateşli bir takipçisi. Yan eve gizemli bir tip taşınıyor ve Charlie adamın gizemini çözmek için uğraşırken onun bir vampir olduğunu anlıyor. Chris Sarandon'un canlandırdığı vampir Jerry Dandridge de bunun farkına varıyor tabi. İkisi arasındaki çekişme işin içine Charlie'nin sevgilisi Amy'nin katılmasıyla da başka bir tarafa evriliyor. Amy, vampirin çok uzun yıllar önce ölen sevgilisine benziyor çünkü. Buradan sonra Charlie'nin okuldan arkadaşı "Evil Ed" ve Fright Night şovunun sunucusu Peter Vincent da olaya dahil oluyor.

Sinemadaki vampir hikayelerinde geçen pek çok klişeye eğlenceli göndermeler var filmde. Bunlarla ilgili bilgi verip tadını kaçırmak doğru olmaz. Filmde oyunculuk adına da pek bir şey olmadığını belirteyim. Sıradan mantıkla çekilmiş pop corn filmi işte. Ama gerçekten eğlenceli. Öyle kahkahalar filan attırmıyor insana ama keyifle izliyorsunuz.

Filmi video kasetten izleyip ardından birkaç kez daha izleyip, geri verip sonra tekrar kiralayıp defalarca izlediğimi hatırlıyorum. Hatta en son boş bir video kaset alıp ona kopyaladığımı da itiraf edeyim. Güzel zamanlardı işte. Hiç öyle "geççek" bunlar gibi de düşünmezdik. Zira bütün negatif yönlerine rağmen mutlu olabildiğimiz bir dönemdi.

22 Şubat 2022 Salı

Samantha Fox

Hani çocukken bakış açısı çok farklıdır, sadedir, pürüzsüzdür filan ya, heh işte Samantha Fox bu bakış açısını saçma sapan bir hale sokan kadındır. Güzelliğinden hatta daha özele inersek devasa boyuttaki memelerinden kaynakladır bu, 80'li yılların sığ ve sığır erkek çocukları için. :)

Yetenekleri de vardır elbette ama o yaşta ve o güzellik karşısında kayıtsız kalamayan erkek çocuklar için yeteneklerin pek önemli olmadığını da belirtelim. Hayatımıza nasıl girdiğini tam olarak hatırlamamakla birlikte Touch Me, Nothing's Gonna Stop Me Now, I Surrender gibi şarkılar, bazı dergilerdeki döneme göre oldukça seksi pozlar onunla ilgili ilk hatırladıklarım.

Samantha Fox


Show dünyasına manken olarak girmiş, o dönemlerde pek revaçta olan albüm yapma teklifi almış ve ilk albümü ile birlikte gönlümüzde taht kurmuştu. İşin saçma tarafı kadın gerçekten de memeleri ile ünlü olmuştu. O dönemlerde güzelliğinden, şarkılarından, konuk oyuncu olarak katıldı TV dizilerinden filan bahsetmezdi hiç kimse. Varsa yoksa devasa memeler. Halbuki dönemin Pop albümleri ya da Pop parçaları içinde gerçekten iyi yerlere gelmişti yaptığı işler.

Yanlış olmasın ama sanırım Blue Jean dergisinde okuduğum 15 ülkede listelerde 1 numaraya yükselmesi, 2 Altın Plak kazanması haberi dönem kültürü içerisinde ne kadar popüler ve bir bakıma da başarılı olduğunun kanıtı. Buradan bakıldığında albümler ve şarkılar sıradan görünse de bir dönemi etkilemiş ve üst sıralarda yer almış olmasından kaynaklı başarılı olduğunu kabul etmek mecburi bir hareket olacaktır.

Sam'in hemen ardından hayatımıza giren (daha sonra mutlaka konuk edeceğimiz) "aynısının İtalyan versiyonu" Sabrina ile de bir çekişme durumu, karşı karşıya bırakılma ve takipçiler tarafından sürekli karşılaştırma yapılarak işin sidik yarışına çevrilmesi durumu olduğunu da hatırlıyorum. Ben işin sarışın tarafında, sadık bir Samantha Fox'çu idim, belirtmeden geçmeyeyim.

Vücudundaki fiziksel avantajı kullanarak ünlü olması gerçeği bir yana kendisinin oldukça kendi halinde bir tip ve cesur bir kişilik olduğunu söylemek lazım. O güzelliği ile birlikte pek çok erkekle birlikte görüntülenmiş olsa da kendisi 2000'lerin başında lezbiyen olduğunu ve menajeri Myra Stratton'a aşık olduğunu belirtmişti. Daha öncesinde de seksüel tercihinin bu yönde şekillendiğini kabullenmiş ve erkeklerden hiç bahsetmemişti. 

Yani özetle, hayatımıza memeleri ile girmiş de olsa Sam Fox'u sevmemiz sadece onlardan kaynaklı değildir. Ayrıca yukarıdaki foto 80'li yıllarda efsaneleşen bir fotoğraf olduğu için oradadır, başka bir sebepten değil!

11 Şubat 2022 Cuma

Transport Tycoon (1994)

Gelmiş geçmiş en iyi bilgisayar oyunlarından biri sözü bu oyun için fena halde geçerlidir. Oyun oynamayı karşı taraftakini vurmak, indirmek, süründürmek ve her koşulda kazanmak gibi düşünenler oyun mantığını anlamamış, içselleştirememiş demektir. O nedenle de pek çok oyuncu bu iddialı sözün Transport Tycoon için geçerli olmadığını düşünür. Ama bu saçmalıktan ibaret bir düşüncedir.

Oyunun basit olması, grafiklerinin gerçek hayat gibi olmaması, elinde envai çeşit silah bulunmaması oyunun iyi olmadığını göstermez. Ancak bunu düşünen kişi için oyun kavramından bihaber denilebilir.

Transport Tycoon


Bu oyun ilk çıktığı zamanlarda bizim için yeni bir dönem başlamıştı. Birbiri ardına çıkmaya başlayan değişik oyunlar arasında en basit görünen ama en eğlencelisiydi benim için. Ki hala, yıl olmuş 2022, dün akşam bile oyunu oynadığımı itiraf edeyim. 

Ekonomik simülasyon türüne dahil olan oyunda kara, hava ve deniz taşıtlarını kullanarak taşıma işi (transport) yapıyorsunuz. Otobüsler, kamyonlar, trenler, uçaklar, gemiler hepsi oyunun içinde mevcut. Şirketinizi kurup oyuna başlıyor ve ihaleleri alarak para kazanabildiğiniz gibi kendi taşıma işlerinizi de yapabiliyorsunuz. Oyun sonunda eğer en fazla kazanan iş insanı sizseniz gazetede haberiniz yapılıyor ve oyunu tamamlamış oluyorsunuz. Lakin bu noktadan sonra da oyunu oynamaya devam edebiliyorsunuz. Kazanma, kaybetme gibi pek çok kavramı unutarak sadece oyun zevki için oynayabildiğiniz ender oyunlardandır kendisi.

Chris Sawyer tarafından geliştirilen oyun MicroProse etiketiyle 1994 yılında Transport Tycon, 1995 yılında ise Transport Tycoon Deluxe adıyla yayınlandı. Sonraları yeni bir sürümü ya da versiyonu çıkmadı ama zaten buna gerek de yoktu. Yine de zaman içerisinde oyunu geliştirmek için uğraşan insanlar bireysel çabalarıyla pek çok geliştirmeye imza attılar.

Günümüzde OpenTTD adıyla ücretsiz olarak dağıtılan oyun adındaki Open'dan anlaşılacağı üzere açık kaynak kodlu bir hale gelmiş durumda. Harita ya da araç kitleri oluşturup, yayınlayıp dünyanın dört bir yanındaki TTD oyuncuları ile paylaşabilirsiniz. Oyuna bağımlı olmanız için bir kez oynamanız yeterli. Yılların nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz.

2 boyutlu izometrik bir haritada, son derece sade grafiklerle keyif alarak oyun oynamak istiyorsanız OpenTTD bunun için biçilmiş kaftandır. Aynı etkiyi daha önce paylaştığımız Red Alert, Supaplex, Ugh! gibi oyunlarda da bulabiliyorsunuz.



10 Şubat 2022 Perşembe

Levent Yüksel / Med Cezir (1993)

80'lerin garip ama samimi atmosferinden sonra yeniliklerle gelen 90'larda hayat biraz daha saçma bir hal almaya başlamıştı. Özellikle başlarda ipini koparmış tazı gibi her yana ve yöne doğru koşarak ilerliyorduk. Bir dolu saçmalığın yanında iyi işler çıktığı da oluyordu elbette. Pek nadir bulunan bu işler sadece o zamanlara değil sonraki 10 yıllık dönemlere de damga vurabilmeyi başardı.

Levent Yüksel'in ilk albümü Med Cezir de bunların başında geliyor. Biz onu Sezen Aksu'nun vokalisti olarak tanıdık. Sertab Erener'in de eşiydi. Ama adam bir albüm yaptı ve dönemin pop anlayışına ağır bir darbe indirdi. 

Levent Yüksel / Med Cezir


Harun Kolçak, Aşkın Nur Yengi, Sertab Erener, Işın Karaca, Yıldız Tilbe gibi isimleri de pop müziğe kazandırmış olan Sezen Aksu'yu ayrıca tebrik etmek lazım tabi ama bu ismini saydıklarımızla birlikte Levent Yüksel'in de potansiyeli olduğu bir gerçek.

Neyse, bu albüm ilk çıktığında herkesin kulaklarında ve dudaklarında Yeter ki Onursuz Olmasın Aşk vardı. Ardından hemen Tuana ortaya çıktı. Parçalar birbiri ardına popüler olmaya başladı. Sonradan anladık ki adam ilk albümü Best Of yapmış. Hani normalde albümlerden çıkan en iyi parçalardan oluşur ya bu Best Of'lar. Bu garibim eldeki bütün iyi parçaları tek bir albümde toplamış ve öyle çıkarmış. Bunun kariyerinin sonraki adımlarına etkisinin nasıl olacağını da hiç düşünmemiş.

Doğal olarak da sonraki albümler müzikal açıdan iyi olmakla birlikte hiç birinin popülaritesi ilk albümünki kadar olamadı. Hatta bazıları kendi içinde bile oldukça kötüydü. Levent Yüksel'in sesi ve vokal tekniği her zaman iyi olmakla birlikte parça seçimlerinin kötülüğü bu başarısızlığı körükledi.

Başarısızlığı berbat olarak algılamamak lazım. Zira buradaki eleştiri ilk albümün muhteşem olmasından doğuyor. Başta da dediğimiz gibi Best Of ile girersen çıtayı fena halde yükseltmiş, insanların senden beklentisini arttırmış olursun. Beklentiyi de karşılayamazsan sonuçlar pek içi açıcı olmaz.

Albümde akla takılmayan, dilden düşebilecek bir parça yok. 10 parçanın 10'u da birbirinden güzel. Böyle iyi işler çıkınca dinliyoruz da işte. "Hep progressive rock dinlenir mi" yahu diyenlere selam olsun.

9 Şubat 2022 Çarşamba

Emret Bakanım / Yes, Minister (1980)

Bu dizinin gelmiş geçmiş en iyi sitcom'lardan biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. İzlemeyenler için pek bir anlam ifade etmemekle birlikte, özellikle döneminde izlemiş olanlar için inanılmaz derecede iyi bir politik hiciv örneğidir. Hiç gülmeyen, sadece konuşan ve izleyiciyi gülmekten yerden yere savuran bir yapıya ve oyuncu kadrosuna sahiptir.

Temel hikaye 3 karakter arasındaki durum ve diyaloglarla şekillenir. Genel seçimi kazanmış partiden Bakan olan Jim Hacker, bakanlığın daimi sekreteri Sir Humphrey Appleby ve bakanın özel sekreteri Bernard (soyadını hatırlamıyorum artık:)) arasında koca bir siyaset eleştirilip yerden yere vurulur.

Emret Bakanım / Yes, Minister

İşin güzel tarafı hikayede hiçbir şekilde partilerin adı da geçmez. İngiliz siyasetinin önemli ve karşıt partileri Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi'ne göndermeler yapılmakla birlikte direkt olarak yönlendirilen hiçbir şey yoktur. Zaten dizi partiler üstü bir arenada bütün bir siyaset anlayışını eleştirir. 

İyi niyetli ve doğruları yapmaya çalışan yeni bakan Jim Hacker, işin kompetanı olmuş karşıt görüşlü Sir Humphrey ile sürekli bir didişme içindedir. Bernard ise her daim ikisi arasında kalmak zorundadır. Çünkü her ne kadar Jim Hacker'ın özel asistanı olsa ve ona sempati duysa da siyasi amiri ve bürokrasi içerisindeki geleceğinin anahtarını elinde tutan Sir Humphrey'e de uzak düşmemek gibi bir mecburiyeti vardır.

Hacker ve Appleby, sürekli olarak birbirlerinin yapmaya çalıştıklarının önünü keserler. Dizinin ana konusu da budur aslında. Bir bakıma da seçilerek ülkeyi yönettiğini sanan Bakanlarla ülkeyi gerçekten yöneten bürokrasi arasındaki güç mücadelesidir.

Tabi bunların arasında kalan izleyici, dizinin her anında kendini gülmekten alıkoyamaz. Emret Bakanım ile ilgili dönemin dergilerinden birinde okuduğum bir makaleden hatırladıklarım bile hala hafızamda duruyor. Öncelikle diziyi hiç kaçırmadan izleyen ünlü kişililerden biri Margaret Thatcher. Dizi 30'ar dakikalık bölümlerden oluşuyor (bir bölüm hariç) ve bölümler bir sahnede hem de seyirci ile çekiliyor. Böylelikle de seyircilerin verdiği tepkiler ve gülme efektleri son derece doğal ve doğru olarak yansıyor.

Bu dizinin ardından daha sonraları Emret Başbakanım adıyla devamı da yayınlanmıştı. Orada da Jim Hacker bir sonraki seçimde Başbakan oluyor ama Sir Humphrey'den bir türlü kurtulamıyordu. Dizinin 2005 yılında ülkemizde de Sayın Bakanım adıyla çekildiğini, başrollerinde Kenan Işık, Haluk Bilginer ve Ali Sunal'ın oynadığını belirteyim. Orijinali kadar olmasa da bizi anlatan bir versiyon olması açısından oldukça başarılı bir çalışma olduğunu da söylemek gerekir.

8 Şubat 2022 Salı

Eti Muzlu Gofret


Çok fazla çeşit ve lezzette gofretler olmasına rağmen, o dönemin çocukları için 80'ler ruhunu en iyi yansıtan gofret hiç kuşkusuz Eti Muzlu Gofret'tir. Gofretinin çıtırlığını, kremasının enfes aromasını övecek değilim elbet. :) Ama bütün gofretler içinde onu özel bir yere koyarım. Günümüzde üretilmiyor olmasına ve en son belki de 30 yıl önce yemiş olmama rağmen tadı hala damağımda.

Çocukluğun en eğlenceli, en keyif veren şeylerinden biriydi benim için Eti Muzlu Gofret. Özellikle yaz aylarında hemen her gün 1 tane gofret yerdim. Kaloriymiş, sağlıksızmış gibi laflar hikaye tabi bizim için. Günde 100.000 kalori harcar bir halimiz vardı. Ne yesek hemen ardından 2 katı fazla kalori yakardık. Çocuktuk, yerimizde duramazdık.

Eti Muzlu Gofret

Bu gofretin enteresan bir özelliği vardı bu arada. Ki yaşıtlarımın pek çoğu da aynı özellikten dolayı almayı tercih ederlerdi. Gofretin kabındaydı özelliği. Hayır hayır, janjanlı, altın sarısı görünümü filan değil. Küçük, hileli ama havalı bir şeydi.

Kolunuza bolca kolonya döküp gofret paketini kolonyalı yüzeye yapıştırıp bir süre beklediğinizde paketin üzerindeki zürafa kolunuza dövme olarak çıkıyordu. Ucuz ve dayanıksız bir dövmeydi ama 80'li yılların basit dünyasında bizim gibi çocuklar için oldukça "havalı" bir durumdu bu. Muhtemelen de cilde filan zararlı bir şeydi ama kim takar tabi onu o zamanlar. Ha bir de yazıların dövme olarak çıkmaması için zürafanın etrafını kesmek gerekiyordu.

Aynı durum biraz saçma olmakla birlikte Çokomilk (ki buna da daha sonra mutlaka değineceğiz) paketlerinde de vardı. Kolunuzda Çokomilk yazısıyla dolaşmak isterseniz zürafa yerine bu paketi de tercih edebilirdiniz. İşin o kadar cılkını çıkarmıştık ki diğer arkadaşlardan daha değişik bir dövmeye sahip olma niyetiyle elimize geçen her paketi kolonya baskı yöntemiyle deneyip duruyorduk.

Neyse ki dönem çabuk bitti de fiziksel görünümümüzü ve sağlığımızı bozmadan bugünlere gelebildik. 3-4 cm kalınlığında ve 14-15 cm uzunluğunda bir gofret ve ona ait paketten bile yeni dünyalar yaratabiliyorduk eskiden. Aklımız temiz, ufkumuz geniş, hayallerimiz her daim yanımızdaydı. Bütün saçmalıklarına, eksikliklerine, yanlışlıklarına, acılarına rağmen güzel günlerdi 80'ler. 

7 Şubat 2022 Pazartesi

Kara Kartal / Black Eagle (1988)

Kara Kartal / Black Eagle
Aksiyon filmleri bu ülkede her daim iş yapmıştır. Atlamalı zıplamalı, vurdulu kırdılı diye garip tanımlamalarla hayatımızın için aldığımız aksiyon filmleri 80'li yıllarda bizim için çok daha başka bir eğlenceydi. Buradan bakıldığında artık abuk sabuk olarak görünse de o dönemlerde sevdiklerimiz sıralamasında en üstlerde yerini alıyordu.

Şimdinin özel efektli filmlerinin yanında bizim izlediklerimiz anaokulu seviyesinin bile altındaydı ama bizi biz yapan şeylerdendi işte. Dönemin özellikle de bizdeki video kültürünün aksiyon yıldızlarından biri Sho Kosugi idi. 80'lerin Ninja ya da dövüş sanatları içerikli filmlerinde onu görmezsek bir yanımız eksik kalırdı hep. 

Kara Kartal / Black Eagle


Daha önce bloga aldığımız Ninja III Domination filminde de gördüğümüz Kosugi'ye Kara Kartal filminde, No Retreat No Surrender (Geri Çekilmek Yok, Teslim Olmak Yok) ve Blood Sport (Kan Sporu) filmlerinin yıldızı Jean Claude Van Damme eşlik ediyordu.

Filmin çok enteresan bir konusu yoktu. Zaten Amerikan filmlerinde genelde çok nadir olarak özgün bir konuya rastlarız ya o dönem konular alıp değiştirme, tutmuş bir fikrin varyasyonları üretmekten öteye geçmiyordu. Kara Kartal'da da durum farklı değildi. 

Soğuk Savaş'ın sonlarına yaklaştığımız dönemde Akdeniz'de kaybolan bir "süper silah"ın peşine düşen CIA ve KGB ajanlarının kapışması diye özetleyebiliriz filmin konusunu. CIA tarafında Kosugi, KGB tarafında ise Van Damme. Değişik bir kimyası vardı filmin. Aksiyonu bizi gaza getirecek kadar da yerindeydi. Yalnız bir sahne var ki filmi izleyen hemen herkesin hatırladığına eminim. Van Damme'in klasik bacak açma hareketi. Ama bu kez gemide, iki varilin arasında yapıyordu hareketini.

Az önce de bahsettiğimiz ilk iki filminden sonra Van Damme'ı en sevdiğimiz film olarak da kabul edebiliriz Kara Kartal'ı. Kosugi ise zaten bir süredir kalbimizde yer etmişti. İkiliyi aynı filmde görmek Schwarzenegger ve Stallone'yi aynı filmde görmeye eş değerdi o zamanlar.

Aradan geçen 30 küsur yılın ardından şimdi yine izlesem muhtemelen aynı keyfi almam ama bir saygı duruşu niteliğinde izleme listesinde durduğunu da belirteyim. Yazın serin akşamlarından birinde 80'lere kısa bir bakış için mutlaka tekrar seyredeceğim kesin.

6 Şubat 2022 Pazar

Casio Alarm Chronograph

Plastikten önce metal vardı. O zamanlar saatler daha güzel ve enteresandı. Gerçi 80'lerde enteresan olmayan bir şey bulmak da oldukça güçtür. Perma ve vatka'dan tutun da envai çeşit ve işe yaramaz ne varsa hepsi ile 80'lerde tanıştık biz. Etkileri hala devam ediyor. :)

O zamanlarda walkman ile birlikte en öne çıkan aksesuarlardan biri de saatlerdi bizim için. Saat denince de akla sadece Casio gelirdi. Akla ilk gelen filan da değil, tek o gelirdi. Değişik özelliklere sahip birçok Casio saat bulmak da mümkündü. Şimdilerde çeşit sayısı belki de binlerce kat artmış olmasına rağmen o dönemdekilerin hepsi birbirinden farklıydı.

Casio Alarm Chronograph da bu farklı modellerden biri. Belki de pek çoğumuz için ilki. Daha sonra muhtemelen bloga alacağımız GS-12, GR-3, DBC-62 gibi modellerin öncülü, hepimizin büyük bir tutkuyla istediği ve bence Casio'nun medar-ı iftiharı olan bu saatin kendine has, karizmatik ve etkili bir duruşu vardı.

Büyükler arasında tercih ediliyor olması ve bizim kendimizi büyük gösterme çabamızın da buna katkısı vardır elbet. Metal çerçevesi, dijital oluşu, kronografı, ekranı aydınlatma özelliği ve hepsinden önemlisi su geçirmez olması dönem çocuklarının ağzını sulandırıyordu. En azından benim büyüdüğüm o küçük kasabada durum böyleydi.

Benden önce babamda vardı bu saatten. Filmlerde gördüğüm "al evlat, bu saat artık senin" repliğinin gelmesini uzunca bir süre beklediğimi hatırlıyorum. Ama gelmedi işte o replik. Adam saatini seviyordu, diyecek bir şey yoktu. Doğal olarak iş başa düştü. Yıl içerisinde büyüklerden para koparılabilecek bayramlar hemen listelendi. Simit nasıl satılır konusunda ciddi çalışmalar yapıldı. Hangi çizgi romanlar satılabilir hakkında piyasa araştırması tamamlandı ve süreç başladı.

Çizgi romanlarımı satmaya yeltenmedim bile. Saat mi çizgi roman mı sorusuna verecek cevabım çok netti. O nedenle diğer yöntemleri kullanarak saat ulaşmaya çabaladım. Çok uzun sürecek filan diye düşünüyordum. Şimdilerde öyle mi bilmiyorum ama o zamanlarda simit satmak ciddi bir kazanç getiriyormuş. 2 aylık "simitçilik"ten sonra cebimde Casio Alarm Chronograph'ı alacak kadar para biriktirmiştim.

Günümüzde karışık halde ucuz Çin ürünleri satan yerlere Japon Pazarı denilmekle birlikte 80'lerde onların adı 1001 Çeşit idi ki bu konuya daha sonra mutlaka değineceğiz. Neyse, bu 1001 Çeşit'e gidip saatimi aldıktan hemen sonra dükkandan koşarak fırladığımı hatırlıyorum. O kadar heyecanlanmıştım ki yerimde duramıyordum.

Saati koluma takıp tanıdığım herkese gösterdiğimi de hatırlıyorum. Hey gidi günler ve hey gidi Casio Alarm Chronograph...

5 Şubat 2022 Cumartesi

Mantık Bulmaca

İsmi biraz garip görünse de insanı gerçekten meşgul eden, eğlendiren, kafasını yormasını sağlayan oyunlardan biri. Ülkede ne zaman yayınlanmaya başladı bilemiyorum ama ben bu tip bulmacayla 80'li yılların ortalarından hemen sonra Güneş Gazetesi sayesinde tanışmıştım.

İlkokulun sonlarına doğru, zamanın DPY (Devlet Parasız Yatılı), Anadolu Liseleri ve Özel Okullar sınavlarına hazırlanırken kafayı dağıtmak, belki biraz da toparlamak, akıl sağlığını yerinde tutabilmek adına girdiğim arayışlardan birinde tesadüfen karşılaşmıştım Mantık Bulmaca ile. Bizde mantık bulmaca olarak kullanılmış ama yabancı örnekleri "cross logic", "logic grid puzzles" ya da "logic puzzles" olarak geçiyor.

Mantık Bulmaca

Dedim ya kafanın gitmeye başladığı dönemler. Aynı anda 3 sınava birden hazırlanıyorsun. Konular hepsinde aynı belki ama üçünün de stresi ayrı ayrıydı. Bu stresin ilk sınavdan 1 gün önce büyük bir öfkeye dönüştüğünü de hatırlıyorum. Peder bey sınavdan önceki gün "kazansa da göndermicem zaten" dediği anda 2 yıllık çalışma temposu, sinir stres her şey birbirine girmişti. Bu da ayrı bir hikaye konusu tabi.

Neyse, böyle bir dönemde sadece mantık ile çözebildiğiniz bir bulmaca hayal edin. Maddeler halinde sıralanmış verileri ayıklayıp kimin, nerede, ne yaptığını filan çözüyorsunuz. Çok eğlenceliydi. Günlerce, gecelerce bulabildiğim her boş vakitte bu bulmacaları çözmeye çalıştığımı hatırlıyorum.

Bir de adını doğru hatırladığımdan emin değilim ama Beyin Jimnastiği diye bir dergi kitap çıkmıştı bulmaca popüler olunca. Orada da epeyce vardı bunlardan. Hatta motivasyon için ödül bile koymuşlardı ki ödül o dönem için muhteşem olarak tanımlanabilecek bir ödüldü. Bütün bulmacaları çözüp gönderiyordunuz ve çekilişe katılıp ZX Spectrum kazanma şansını yakalıyordunuz.

ZX Spectrum mutlaka blogda bir gün yer alacağı için henüz o konuya girmiyorum ama bulmaca da, dergisi de, motivasyon sebebi de gayet iyiydi diye belirteyim.

Günümüzde Mantık Nostalji adıyla bazı yerlerde yine yayınlanıyormuş bu bulmacalar. Ama internette özellikle mobil cihazlar için hem AppStore'da hem de PlayStore'da pek çok uygulama yapılmış. Merak edenler arayıp bulabilir. Ülkenin son durumunda pek ihtiyacınız olur mu bilemiyorum ama en azından biraz kafanız dağılır. :)

Ha bu arada bu tarz bulmacaları ilk ortaya çıkaranın da Charles Lutwidge Dodgson ya da bizde ve aslında her yerde bilinen adıyla Lewis Carroll olduğunu söyleyelim.

4 Şubat 2022 Cuma

Social Distortion / Mommy's Little Monster (1982)

Herkesin Punk ile tanıştığı bir dönem vardır. Bu dönemi 80'li yıllara denk gelenler pek şanslı değillerdir. Zira zaten durum kötü, mutsuzluk ve umutsuzluk had safhada, eksiklikler, yalnızlıklar, karmaşa... hepsi bir aradayken de gerçekten zor oluyor.

Bir de Sex Pistols, The Clash, Ramones, New York Dolls gibi gruplarla değil de Social Distortion gibi bir grupla bu işe başladıysanız olay iyice boktan bir hal alıyor. İşin ilginci İngilizce bilginiz yes, no, "one, two,...nine, ten, götü boklu Ayten"'den öteye geçmezken, hiç bir şey anlamadığınız ama müzikal yapısı sizi garip duygulara sürükleyen bir türe bulaşmış oluyorsunuz.

Social Distortion / Mommy's Little Monster


O zamanlar kasetler vardı diye daha önceleri belirtmiştik. Orijinal kasetlerin yanında bir de çekim kasetler vardı. Orijinalin kopyaları yani. Mommy's Little Monster da öyleydi. Albümle ilgili hatırladığım en önemli şey albümün elime nasıl geçtiğini bilmemem. Bir gün kasetlerin arasında, üzerinde kargacık burgacık yazıyla Social Distortion yazdığını görüp ne ki bu acaba mantığıyla kasetçalara taktığımı ve bir süre kendime gelemediğimi de hatırlıyorum.

Kendime gelememe sebebim albümün muhteşem olması, acayip keyif vermesi filan değildi. Dinlediklerim arasında en değişik, en garip, en tuhaf olanı olmasından kaynaklıydı. Çoğunlukla can sıkıcı ve beyin yakan bir tarza sahipti. İnatla defalarca dinlediğimi, albümü pek çok arkadaşa tavsiye ettiğimi de net olarak hatırlıyorum. Bu tavsiye etmenin altındaki en önemli etken benim beynim yandı sizinki de yansın gibi bir şeydi herhalde.

Sonuçta 80'li yıllar ile ilgili hep sevimli ve güzel anılarımız yok ama bu Social Distortion da ayrı bir problem yahu. O ortamda, o yaşta birinin dinleyeceği bir şey değil. Hiç kimse bu işkenceye maruz kalmamalı. Hatta o yılları mecburen atlatabilmiş biri olarak rahatlıkla belirtebilirim ki hayatının hiçbir döneminde maruz kalmamalı.

İşin bir diğer tuhaf tarafı da üzerinden geçen onca yılın ardından yeniden dinlediğimde bazı yerlerini sevdiğimi bile söyleyebilirim albümün. Ama dedim ya, 80'lerde ve o yaşta dinlendiğinde sorun yaratabilecek bir albümdü bu. Aşağıya bırakıyorum, kararı siz verin!


3 Şubat 2022 Perşembe

Command & Conquer: Red Alert 2 (2000)

Red Alert 2
'yi bloga ekleme konusunda başta bir kararsız kaldım. Zira oyunun çıkış tarihi 2000 yılı ve ilk anda çok yakın bir tarih gibi geliyor. Lakin üzerinden de 22 yıl geçmiş. Demek ki bloga girmesi konusunda en ufak bir sıkıntı da kalmamış.

Önceliği belki de Red Alert'e vermek gerekirdi, yani oyunun ilk çıkan versiyonuna. Ama ondan daha çok oynadığım, saatlerimi, gecelerimi, yemeğimi, uykumu feda ettiğim Red Alert 2 ağır bastı. Şimdilerde pek oynanabilir gibi görünmese de 22 yıldır düzenli olarak oynadığımı da belirteyim.

Command & Conquer: Red Alert 2


70'li yılların başında Müttefikler (Allies) ve Sovyetler (Soviets) arasında geçen, gerçek zamanlı bir strateji oyunudur kendisi. Her iki gruptan birini seçerek oyuna başlayabiliyorsunuz. İnsanın bütün egosunu, kazanma hırsını, içindeki şeytanı ortaya çıkarıyor ona garanti ederim. Grafikleri şimdiye oranla çok basit ama o zamanlar için gayet yeterliydi. Zaten bu tarz bir strateji oyununda da grafiğin çok bir önemi yok. Buradaki asıl mesele doğru planla sorun çözmek.

Hikayesi de var tabi oyunun. İlk oyunun ardından savaşı müttefikler kazanmış. Sovyetlerin başına da kukla başkan olarak Romanov'u yerleştirmişler. Aralarında bir sorun yok gibi görünüyor. Ta ki Romanov, Meksika'da çıkan iç savaşı bastırmak için General Vladimir komutasındaki birlikleri gönderene kadar. Zira Romanov'un planı bambaşka. Meksika'ya sorunsuz bir şekilde gelen birlikleri toparlayıp güneyden Amerika'ya saldırtıyor. Aynı anda da tüm Sovyet birlikleri hem Atlas hem de Büyük Okyanus'tan saldırıya geçince işler karışıyor.

Amerika, Sovyetler karşılık vermek için bütün nükleer başlıklı füzeleri ateşliyor ama kilit adam Yuri zihin kontrol teknolojisini kullanarak bu saldırıyı engelliyor. Ve oyun bu hikaye ile bağlantılı olarak başlıyor.

Oyunun başında Sovyetleri seçtiyseniz, işgali tamamlamak için uğraşıyorsunuz. Diğer taraftan müttefikleri seçtiyseniz de işgali önlemek için uğraşıyorsunuz. Bunu yaparken asker, tank, top, tüfek, nükleer silo, uçak, helikopter vs aklınıza ne gelirse üretip birliklerinize katabiliyorsunuz.

Yahu anlatırken bile gaza geldim, yazının hemen ardından oyunu açıp oynayacağım kesinleşti. Bu arada oyunu Steam'de oynayabilirsiniz. Yok öyle oynamam ben, illa PC'ye indireceğim diyorsanız da oldgamesdownload.com bu iş için biçilmiş kaftan.

Aşağıya da Red Alert 2'nin hikayesini hem Sovyetler hem de Müttefikler açısından anlatan videolarının kesilmiş sahnelerin de eklenmesiyle oluşturulmuş hallerini bırakıyorum. 




2 Şubat 2022 Çarşamba

Atlantis'ten Gelen Adam / Man From Atlantis (1977-1978)

Efsanevi dizi Visitors'ın hemen ardından benim için ikinci sırada gelen, deli saçması bir dizi daha. 1985 - 1986 yılları arasında TRT'de yayınlandığında fena halde TV'ye kilitlendiğimi çok iyi hatırlarım. Atlantis çizgi romanından gelen bilgi birikim ve heyecanla birlikte Atlantis'ten Gelen Adam'ı izlemek büyük bir heyecan ve keyifti benim ve benim gibiler için.

Denizin olmadığı küçük bir kasabada Atlantisli taklidi yapmak kadar zor bir şey yok! Yine de bu bizim şevkimizi kıramamış ve biz haftalar boyu Atlantisle ilgili hikayeler uydurup, Atlantisli gibi davranabilmiştik. Tabi bütün bunları sağlayan şey de Patrick Duffy'nin oynadığı Mark Harris karakteriydi. Adam hem yakışıklı, hem Dallas'tan tanıdık, hem de suyun içinde yapmadığı hareket ve enteresanlık kalmayan biriydi. Bizim gibi gaza gelme potansiyeli yüksek olan yeni yetmeler için rol model olmaması gereken karakterlerdendi. :)

Atlantis'ten Gelen Adam


Türkçe pek çok kaynakta dizinin 17 bölüm olduğu ama TRT'de sadece 13 bölüm yayınlandığı ve dizinin eksik kaldığı söylenir. Aslında olay farklıdır. Atlantis'ten Gelen Adam en başında 4 bağımsız TV filmi olarak üretilmiş, ardından da 13 bölümlük bir dizi halinde NBC kanalında gösterilmiştir. Bizde yani TRT'de oynatılan da bu 13 bölümlük halidir. Yani dizi yarım kalmamıştır.

Fakat, dizinin izleme oranlarının düşmesi ve bölüm maliyetlerinin fena halde artmasından kaynaklı NBC dizinin iptaline karar verdiği için bir anlamda yarım kaldığı düşünülebilir. Sonuçta biz diziyi tam sezon olarak izledik, onu belirtmeden geçmeyeyim.

Zaten Dallas'tan tanıdığımız ve sevdiğimiz Patrick Duffy, dizide hafızasını kaybetmiş ama Atlantis'ten geldiğine inanan biri olarak görüyoruz. Bu köken mevzusu çok da yabana atılası bir durum değil zira adamın yani Mark Harris'in el ve ayak parmakları arasında perdeler bulunuyordu. Hani ördeklerin filan olur ya, heh aynı öyle öyle işte. Üstüne üstlük bu adam suyun içinde acayip bir şekilde yüzebiliyor, enteresan hareketleri kolay şekilde yapabiliyordu. Daha ilk bölümden Harris bizim için Atlantisli olduğunu kanıtlamıştı zaten.

Suyun içinde nefes alıp yüksek basınca dayanabilen karakter, suyun dışında aynı performansı gösteremiyordu. Su içindeki üstün güçleri su dışında kaldıkça azalıyor ve hatta iş uzadıkça kahramanımız güçten düşerek ölmeye doğru ilerliyordu. Bu noktada olan pek çok komik şey de hatırlıyorum. Kahramanımızın uğraştığı kötü adamlar, onun gücünü sudan aldığını bilmeyip işkence ederken filan su dolu kovanın içine kafasını sokuyorlardı mesela. Harris, güçlerini geri kazanıp alayını dağıtıyordu doğal olarak. Yağmur yağdığında da aynı mesele devam ediyordu.

Bulsak da yeniden izlesek. Muhtemelen çocukluk dönemindeki tadı vermeyecek ama geçmişe bir bakış atmak için mutlaka izlenmesi gerekenlerden biri.



1 Şubat 2022 Salı

Voltran

Animasyonlar ya da bizdeki yaygın adıyla çizgi filmler her daim ilgimi çekmiştir. Bunun böyle olmasının en önemli sebebi de 80'li yılların atmosferinde, değişik ve tuhaf çizgi filmler izlemiş olmamın payı büyüktür. Her ne kadar daha sonraları çok daha iyileri çıkmaya başlamış olsa da 80'li yılların çizgi filmlerinin tadı bir başkaydı. Çocukluğun soğuk pazar sabahlarının en keyif veren şeylerinden biri de konumuz olan çizgi filmdi.

Voltran

Japonların değişik hayal gücü örneklerinden biri olan Voltran, 5 farklı renkte ve aslan biçiminde olan robot araçların birleşerek büyük bir robot olmasını ve karşısındakilerle savaşması fikrini temel alır. Her ne kadar "sen kolunu oluştur, ben bacağını yapıyorum" şeklinde tuhaf bir birleşim monoloğu olsa da o dönemde çok sevdiğimiz arkadaşlarımızdan biriydi.

O kadar etkilenmiştik ki milletçe, bir şeyi / şeyleri alabilmek için bir araya gelme deyimi olarak "hadi voltranı oluşturalım" kullanılır olmuştu.

Çizgi filme dönecek olursak, merak ettiğim birkaç soru vardı hep. Çözememiştim. İlki neden robot araçlar aslan şeklindeydi? Salak mıyız da yaptığımız teknolojik aleti aslan şeklinde üretiyoruz? Ormanlar Kralı olması, robotu daha güçlü daha korkutucu mu yapıyordu? Belki çizgi filmde anlatılmıştır bu mesele ama ben kaçırmışım herhalde.

Diğer sorun da "ışın kılıcı"nın nereden çıktığıydı. Aslanlar birleşip dev robotu yani Voltran'ı oluşturduğunda Voltran iki elini birleştirip iki yana doğru çektiğinde ortada bir ışık parlaması eşliğinde kılıç oluşuyordu. Ha bir de robotun elinde kılıcın ne işi var sorunsalı var ki ona hiç girmiyorum.

Bu arada belirteyim... Asıl adı Voltron idi ama sanırım söylenmesi zor olduğundan olsa gerek, tek harf değişikliğiyle dilimize uydurulmuştu. :)

Şimdilerde çizimleri kötü görünse de o zamanlarda ağzımız açık, yerimizde duramaz bir şekilde izlediğimizi hatırlıyorum Voltran'ı. Hemen hemen aynı dönemlerde bir de Robotech vardı ki o da başlı başına başka bir yazıya konuk olabilecek nitelikte. He tabi bizim gibi darbe sonrası hayatı anlamlandırmaya çalışan, ergenliğe bile ulaşmamış tipler Robotech mi Voltran mı kıyasıyla birlikte birbirimize çok fazla da girişmişliğimiz vardır.

Güzel günlerdi işte. Antin kuntin robotlar, gücün sadece kendinde olduğunu iddia edenler, walkmanler, ninja filmleri vs. Eğlendiğimiz, kendimizi bulmak için çabalamaya bile başlamadığımız zamanlardı.

8 Kasım 2021 Pazartesi

Dollars / Büyük Vurgun (1971)

Şimdi bu filmin burada ne işi var diye düşünebiliriz. Zira ne 80'lere ne de 90 ve 2000'lere sığmıyor. Daha öncesinden, 70'lerden bir film. Esasen, bu aralar Prime Video dizisi Jack Ryan'a takılıyorum ve dizi bende bir yerinde duramama, sık sık heyecanlanma ve kasıntılı bir merak duygusu uyandırdı. Bu tarz bir durumu yıllar önce 80'lerde de yaşamıştım. Sabah sabah o geldi aklıma da yazayım dedim.

Dollars / Büyük Vurgun (1971)

Filmi 80'lerde izledim ben. Ama ne Türkçe ne de İngilizce olarak. TV karşısına geçip Yunanca izledim. Konuştuklarından en ufak bir şey anlamadım, aradaki kalimera filan gibi bildik lafları saymazsak. Yine de acayip şekilde filmin içine girip heyecandan darmadağın olmuştum.

Öncelikle neden Yunanca izledim. Sık sık 80'lerden bahsediyoruz ya hani, ne kadar değişik ve saçma olduğundan filan.. heh işte o dönemlerde bizim oralarda tuhaf bir şekilde Yunan kanalları çekerdi. TRT 1'de "yayın koptuğunda" bile Yunan kanallarını izlemeye devam edebilirdik. Şimdi çok saçma gelebilir ama o zamanlar büyük bir olaydı bizim için.

Yüksek ihtimalle TRT'de yayının koptuğu bir zamanda olsa gerek, Yunan kanalı açmışız. Şansa da film başlıyor. "İzleyelim bari" dedi babam. Çok önemli bir şeymiş gibi sandalyeyi TV'ye yakınlaştırıp oturdum karşısına. Yazılar çıkmaya başladı. Dollars... Warren Beatty... Goldie Hawn... Directed by Richard Brooks.. gerçekten de okuyup aklıma kazımışım. Onca yıldan sonra hala hatırlıyor olmak da endişe verici.

Diyaloglarından en ufak bir şey anlamadığım bu film beni TV karşısına yapıştırmış, sonuna kadar atlaya zıplaya izlememi sağlamıştı. Şimdi neredeyse hiç hatırlamamama rağmen bana verdiği heyecanı hiç unutamıyorum. Temelde bir çift bankayı soyuyorlardı. Ama ne soymak. La Casa de Papel gibi ince düşünülmüş şekilde ve bir sürü yanlış giden şeye rağmen. Zaten o yanlış giden şeyler atlatıp zıplatıyordu insanı.  Hem de Yunanca olmasına rağmen. :)

Artık çocukluktan mı yoksa filmin gerçekten iyi olmasından dolayı mı bilemem ama günlerce o heyecanı yaşadığımı, filmin tekrarı olur mu acaba diye Yunan kanallarını tarayışımı ve belki videocuda vardır diyerek bildiğim tüm video kasetçileri dolaşışımı bugün gibi hatırlıyorum.

Eh sabah sabah kendini bana hatırlattığına göre yeniden ama bu kez anlayabileceğim bir dilde izlemenin vakti gelmiş demek ki. Eski filmleri seven tayfadansanız, bulduğunuz yerde mutlaka izleyin Dollars'ı. Keyif alacağınızın garantisi var.

6 Kasım 2021 Cumartesi

Hugo Sanchez

Eskiden futbolun futbol olduğu zamanlar vardı. Şanssızlık bu ya ben tam da sonuna yetişebilmiştim. O günlerden beri ciddi anlamda güzel, iyi, keyifli bir futbol izlemek gibi bir şansım da olmadı. Futbol'un kapitalist sistemle yan yana durduğu ama hala kendinden bir şeyler katabildiği 80'lerde işler daha değişikti. Tabi ki o dönemlerde de büyüklerimiz bize "ohhooo futbol eskiden futboldu" deseler de aynı büyükler şimdilerde ortalıkta futbolun hiç kalmadığını görselerdi nasıl hissederlerdi bilemiyorum.

Hugo Sanchez

80'lerin ikinci yarısının başlarında futbol gerçekten de ticari savaşa dönüşmeden hemen önce bir Dünya Kupası izlemiştik. Benim sindirerek izlediğim, maçları kaçırmamak için türlü taklalar attığım Mexico 1986 o günden bugüne izlediğim en iyi Dünya Kupası diyebilirim. 

Kimler yoktu ki o maçlarda. Maradona, Gary Lineker, Emilio Butragueno, Jorge Burruchaga, Karl-Heinz Rummenige, Rudi Völler, Toni Schmumacher, Enzo Scifo, Michel Platini ve tabi ki Hugo Sanchez. Bunlar aklımda kalanlar tabi. Kendimi biraz zorlasam daha pek çokları da aklıma gelir ama konumuz benim için o kupanın yıldızı Hugo Sanchez.

Kısa boylu, kıvırcık saçlı, sevimli mi sevimli bir adamdı bu Hugo. Kafayla ve özellikle röveşata ile öyle goller atardı ki şaşkınlıktan ağzımız açık kalırdı. Bir de o golün ardından sevinmesi vardı ki ayrı bir değişiklikti. Adam koşar, ellerini yere koyup havada takla atıp yürümeye devam ederdi.

1986 Dünya Kupasını Meksika kazanamadı ama Hugo Sanchez de Meksika da kupayı hak etmişti. Maradona'nın Tanrının Eli golü efsanesini pek çok kişi bilir ya da hatırlar. O yıl kupayı Arjantin kazanmış olsa da bizim gönlümüzde Hugo Sanchez de kazanmış kadar olmuştu.

Yıllar sonra Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol kitabında adını tekrar gördüğümde hiç şaşırmamıştım. Çünkü pek çok insanda bende bıraktığı gibi etkiler bıraktığına emindim hep. Galeano, kitabın bir bölümünde Yugoslavya'daki savaşa giden iki Meksikalı gazetecinin Drina köprüsü yakınlarında askerlerle burun buruna gelişini anlatır. Her tarafın ortak bir dile sahip olmaması yüzünden, gazeteciler bir türlü kendilerini anlatamazlar. Albay'ın el işaretlerinden anladıkları ölüme mahkum edildikleri olur. Askerler namlulara mermiyi vermeye başladıklarında gazetecilerin aklına pasaportlarını göstermek gelir. Pasaportları eline alan Albay, vatandaşı oldukları ülkenin adını gördüğünde bağırır; "Meksika... Hugo Sanchez"

Ortam bir anda değişir ve askerlerle gazeteciler sarmaş dolaş hale gelirler. Savaşın ortasında Hugo Sanchez'in adı yetmiştir bazı şeyleri değiştirmeye. 

12 yıl İspanya liginde futbol oynayan Sanchez hala İspanya'nın en çok gol atan ikinci oyuncusu ünvanına sahiptir ve dünyanın en iyi 125 futbolcusu listesine girmiştir. Şimdilerde pek bilinmese de bizim gibiler için büyük anlamı vardır Hugo Sanchez isminin.

5 Kasım 2021 Cuma

Billie Jean / Michael Jackson

İnsanların hayatını değiştiren, hayatına etki eden, alıp bir yerlere götüren pek çok şarkı vardır. Ama benimkiler niyeyse hep böyle, Billie Jean gibi şarkılar. İçlerindeki pozitif enerjiden midir nedir bilmem ama fena halde tavan yaptırıyorlar bana. Superstition, Stayin' Alive, Hit The Road Jack, One Way Ticket  gibi bu beni çarpan şarkıların önünde, ilk sırada da Billie Jean geliyor işte. Son çeyrek yüzyıldaki müzikal zevkimin çerçevesi kesin hatlarla çizilmiş olduğu için etraftaki pek çok insan az önce saydığım şarkıları sevdiğimi duyunca bi garip bakıyorlar. Ben de "baktığınız yer yanlış işte" demekle yetiniyorum.

Billie Jean / Michael Jackson


Nereye, nasıl koyarsınız bilemem ama ben Micheal Jackson'ı ciddi anlamda Pop alanında en üstte görüyorum uzun süredir. Müzikal kalite olarak düşünüldüğünde ve pop kültürü içinde değerlendirildiğine en üstte yer alması hiç de yanlış değil. Tek amaç milyon dolarlar kazanmak olsa bile bu işin hakkını vererek yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Eh, tabi Jackson açısından bakıldığında bir miktar tutku içerdiği doğru olabilir.

Neyse... Billie Jean; canımın en sıkkın olduğu, moralimin yerlerde gezindiği, kendimi kaybettiğim zamanlarda dinlediğimde içimi açıyor. Bunu sağlayan en önemli sebep, doğal olarak, 80'li yıllar. Hatırlayanlar bilirler, çok saçma ve eğlenceli bir dönem olmakla birlikte abuk sabuk ve can sıkıcı pek çok olayın da yaşandığı dönemlerdi. O dönemleri atlatmanın en iyi yollarından biri de bulduğun bir şeylere sıkı sıkıya tutunmaktı.

Ben de Billie Jean'e tutunmuştum. Pişman da değilim. Aradan geçen onca zamana rağmen hala beni canlandırabilme yeteneğine sahip. E böyle bir şarkıyı da unutmamak, peşini bırakmamak gerekiyor. 

80'lerin ortalarında bir yerde, benim de kendimi tanımaya başladığım dönemde bulduğum bir kasetti Thriller. İçinde pop kültürünün izlerine dair çok fazla şey olmakla birlikte Billie Jean de vardı. Ve benim için asıl önemli olan oydu. 

Şimdilerde sıklıkla 80'leri simgeleyen, o değişik günleri hatırlatan, çocukluğun soğuk gecelerini anımsatan bir şarkıya dönüştü tabi. Hüzünle karışık bir mutluluk vermekle birlikte hala en kötü olduğum durumda bile sağımı solumu oynatmama sebep olan özel bir nesne. Herkesin böyle şarkıları olmalı. insanlar tarafından zorlaştırılan hayata tutunma konusunda çok fazla yardımcı oluyorlar.

3 Kasım 2021 Çarşamba

Ökkeş / Muzaffer İzgü


Ökkeş'i hatırlayan var mıdır bilmem. Ama benim çocukluğumun, yani 80'lerin en iyi geçmesini sağlayan yol arkadaşlarından biriydi. Muzaffer İzgü'nün kaleminden çıkma, eğlenceli, fazlasıyla komik ve o zamanlar çok önemsemesek de gerçeklere dokunan, düşündürten bir anlayışa sahipti. Özellikle ilk okumaya başladığım dönemlerde ve sonraki zamanlarda ara ara okuduğum, kendi kendime güldüğüm, neşelendiğim zamanlardı.

Ökkeş / Muzaffer İzgü

Bir çok kitabın aksine, Ökkeş'te, konu ve durum yerine kişi öne çıkıyordu. Oyun dediğimiz kavram kitabın ana kişisiyle birlikte hep yan yana duruyordu. Ökkeş'in yaşadığı maceralar, içinde bulunduğu durumlar ve başına gelenler ise hep yan hikayeler ya da figüranlar gibi görünüyordu.

Okuyan kişinin alacağı / alması düşünülen kıssadan hisseler ise metinlerin içine o kadar güzel yedirilmişti ki bir yandan gülerken diğer yandan olayı tam anlamıyla kavrıyor, benzer şeyler başınıza geldiğinde daha temkinli yaklaşabiliyordunuz.

Eğer çocuk değilseniz ve Ökkeş okumaya kalkarsanız size fazlasıyla saçma gelebilir. Ama bir çocuk için hatta günümüzde etrafı teknolojiyle, videolarla, görsellikle çevrilmiş çocuklar da dahil son derece eğlenceli bir kitap dizisidir. Ağdalı cümlelerle edebiyat yapacağım, insanları etkileyeceğim, insanları güldürürken düşündüreceğim gibi gereksiz hezeyanlara kapılmadan son derece düz ve yalın bir dille yazılmış ama içindeki mizahın kalitesiyle kendi kendine öne çıkabilmiştir.

Kitap okuma sürelerinin, sayılarının ve hatta kitap okuyan kişi sayısının düştüğü son yıllarda eğer bir yerden başlamak isterseniz, Ökkeş kötü bir başlangıç sayılmayacaktır. "Aman yahu çocuk kitabı işte" diye de düşünmeyin sakın. Sanki dakika başı Dostoyevski romanı bitiriyorsunuz da beğenmiyorsunuz. :)

Aşağıya dizinin sıralı listesini eklemeyi ihmal etmeyeyim dedim. Benim dizideki favorilerim Lunaparkta, Balık Avında ve Maçta olanlar. Çocukluğumda en sevdiklerimin arasında hep vardılar. Diğerleri de en az onlar kadar iyiler. Buradaki ayrım sadece sizin benimsemenizle alakalı.

Az önce bir yerden başlamak istiyorsanız dedim ama bunun daha zevklisi kitapları çocuklarınıza okutmak. Onların okurken kendi kendilerine attıkları kahkahaları, kıkırdamaları duydukça siz daha fazla mutlu olacaksınız. Alternatif bir fikir olarak, oturup siz de onlarla birlikte okuyabilirsiniz.

1 - ÖKKEŞ LUNAPARKTA

2 - ÖKKEŞ KURT AVINDA

3 - ÖKKEŞ BALIK AVINDA

4 - ÖKKEŞ KAPICI

5 - ÖKKEŞ İŞPORTACI

6 - ÖKKEŞ BAHÇIVAN

7 - ÖKKEŞ OTOPARKTA

8 - ÖKKEŞ MAÇTA

9 - ÖKKEŞ DOLMUŞÇU

10 - ÖKKEŞ DENİZDE