24 Mart 2022 Perşembe
Perma Kabusu
17 Mart 2022 Perşembe
Kan Sporu / Bloodsport (1988)
Kan Sporu
16 Mart 2022 Çarşamba
Dido
Dido
15 Mart 2022 Salı
Hokuto No Ken
Biz o zamanlar Hokuto No Ken'den filan anlamıyoruz tabi. Dempsey and Makepeace, Mavi Ay vs izleyip plastik poşet, biraz ip ve oyuncak askerden paraşütçü filan yapıyoruz. Hayatın en güzel zamanları. Çocukluğumun geçtiği o küçük kasabanın bütün mutluluk veren imkanlarından faydalanıyoruz özetle. Tabi şimdilerde fena halde faydasız olduğunu düşündüğüm tarafları da var elbet.
Hokuto No Ken
Bu kasabada Linyit işletmeleri var. Tonlarca kömür çıkartılıyor. Hala da çıkartıyorlar ve yetmezmiş gibi termik santrale de omuz veriyorlar. Neyse konumuz sosyal sorumluluk ya da eleştiri değil bugün. O dönem linyit işletmelerine yeni yeni alet edevatlar geliyordu Japonya'dan. Eh bu aletleri kurup çalıştıracak, nasıl çalıştığına dair eğitimleri verecek Japonlar da geliyordu yanında.
Şansıma bu Japonların enteresan tipli olanları ile babam sayesinde tanışmıştım. Hele bir tanesi vardı ki acayip bir elemandı. Adını şimdi hatırlamıyorum tabi. Ama adam çizgi roman okumayı çok seviyordu. Tabi onların Japon versiyonlarını. Ben olmayan ingilizcemle bu arkadaşla anlaşmaya çalışırken birbirimizi tanır hale gelmiştik bir süre sonra. Yolda karşılaşınca filan selamlaşıyorduk.
Bir gün babamın marketine (teheyyy.. söylemesi acayip keyif veriyor da artık market filan hak getire tabi) Japonya'ya döneceğini söylediğine herkes bi üzülmüştü. Garip bir topluluğuz biz. Hemen ısınıp arkasından üzülecek hale çok çabuk geliyoruz. Neyse... eleman giderken bana elindeki tüm Hokuto No Ken mangalarını bıraktı. Tom Miks, Teksas, Zagor, Martin Mystere, Mister No, Örümcek Adam, Süpermen filan değil ha. Bildiğin orijinal Japon mangası. Fena bir durumdu benim için.
Lakin bu Japonların her şeyi ters ya (ya da belki biz tersiz de onlar düz) mangalar da tersten ve sağdan sola gidiyordu doğal olarak. Benim bunu çözmem bir iki haftamı almıştı. Çok sinir bozucuydu ama çizimler enfesti. O kadar ayrıntılı, post apokaliptik ve uzun işleri daha önce hiç görmemiş biri için onlarca kitaptan oluşan bir set gerçekten de tam bir ziyafet niteliği taşıyor.
Üzerindeki yazılardan sadece Jump Comics'i okuyabiliyordum ki o da zaten İngilizce yazılmıştı. Onun dışında anlam veremediğim karalamalarla doluydu içi benim için. Ama günlerce hatta haftalarca büyük keyif alarak okumuştum onları. Hala buralarda bir yerlerde kalan birkaç kitap olmalı.
Bu arada bu Hokuto No Ken (ki Fist of the North Star olarak da ortalıkta dolanıyor) anime olarak da hayatımıza girmiş. Türkçe altyazılı hallerini internette bulabilirsiniz. Animesi, mangaları kadar etkili değil ama yine de izlenmeye değer.
Hey gidi günler heyy..
14 Mart 2022 Pazartesi
Lupin Sansei: Pandora no Isan
Diğer ikisi Contra ve Chip'n Dale gibi daha önce defalarca oynanmış oyunlarken, gerçekten de biri daha hiç görmediğim bir oyundu. Hatta daha önce hiç karşılaşmadığım oyun mekaniklerinden ile fevkalade etkilenmiş ama oyunun aşırı zorluğundan sonuna gelememiş olsam da uzun zaman oynayacağım garantiydi. Fakat safça arkadaşıma ödünç verdiğim kaset geri dönmeyince bir daha asla oynayamadığım gibi ismini de unutmuştum zamanla. (hoş muhtemelen Japoncaydı ve hatırlamam mümkün olmayacaktı)
Yıllarca aklıma geldi ve kendi kendime hayıflandım durdum. İnternet gerçek bir bilgi cenneti olmaya başladıktan sonra her aklıma düştükçe aklımda kalan görüntülerden anahtar kelimeler üretip araştırmalar yapadurdum. Mesela oyunda inventory sistemi vardı, eşyalar topluyordun. 3 karakterden biri siyah şapka takan, zayıf ve sakallı bir adamdı. Hatta gece görüş dürbünü gibi bir detay da vardı.
Bence gayet yeterli bunca bilgiye rağmen kime sorduysam hep farklı oyunlar ile geri bildirimler aldım ve oyun zamanla bende büyük bir saplantıya dönüştü. Birincisi oyunu bulursam geçmişime dair eksik bir parçayı tamamlamanın huzuruna ereceğim sanrısı. İkincisi garip şekilde, sanki oyunu oynamış olsam hayatımın daha farklı olacağı ki bu da kasedi geri vermeyen arkadaş hakkında kötü kötü düşüncelere gark ettiriyordu. Üçüncü ve en acısı, acaba hepsi benim kafamda kurduğum bir hikayeden mi ibaretti.Ve nihayet geçtiğimiz yıl sayısını unuttuğum araştırmaların sonuncunda oyunun yeni bir sürümünü japon klasik listelerinden birinde görmemle, neredeyse 25 yıllık bu tırt gizem son buldu. Oyunun ismi, yapım yılı hatta oyunun browser üzerinde oynanan bir emülasyonuna dahi ulaşabildim. (https://www.retrogames.cc/nes-games/lupin-sansei-pandora-no-isan-japan.html)
Huzura erdim mi? - Ehh, en azından kafamda kurduğum bir hayal ürünü olmaması içimi büyük rahatlattı.
Hayatımı değiştirecek kadar başarılı mı bir oyun mu? - Ucundan bile geçmiyor fakat kaseti geri vermeyen arkadaş hakkında düşüncelerim sabit.
YAZI: ICG
10 Mart 2022 Perşembe
Yağmurdan Önce / Before The Rain (1994)
24 Şubat 2022 Perşembe
Müzik Yelpazesi ve Sezen Cumhur Önal
Müzik Yelpazesi
23 Şubat 2022 Çarşamba
Fright Night (1985)
Fright Night
22 Şubat 2022 Salı
Samantha Fox
Samantha Fox
11 Şubat 2022 Cuma
Transport Tycoon (1994)
Transport Tycoon
10 Şubat 2022 Perşembe
Levent Yüksel / Med Cezir (1993)
Levent Yüksel / Med Cezir
9 Şubat 2022 Çarşamba
Emret Bakanım / Yes, Minister (1980)
Temel hikaye 3 karakter arasındaki durum ve diyaloglarla şekillenir. Genel seçimi kazanmış partiden Bakan olan Jim Hacker, bakanlığın daimi sekreteri Sir Humphrey Appleby ve bakanın özel sekreteri Bernard (soyadını hatırlamıyorum artık:)) arasında koca bir siyaset eleştirilip yerden yere vurulur.
Emret Bakanım / Yes, Minister
İşin güzel tarafı hikayede hiçbir şekilde partilerin adı da geçmez. İngiliz siyasetinin önemli ve karşıt partileri Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi'ne göndermeler yapılmakla birlikte direkt olarak yönlendirilen hiçbir şey yoktur. Zaten dizi partiler üstü bir arenada bütün bir siyaset anlayışını eleştirir.
İyi niyetli ve doğruları yapmaya çalışan yeni bakan Jim Hacker, işin kompetanı olmuş karşıt görüşlü Sir Humphrey ile sürekli bir didişme içindedir. Bernard ise her daim ikisi arasında kalmak zorundadır. Çünkü her ne kadar Jim Hacker'ın özel asistanı olsa ve ona sempati duysa da siyasi amiri ve bürokrasi içerisindeki geleceğinin anahtarını elinde tutan Sir Humphrey'e de uzak düşmemek gibi bir mecburiyeti vardır.
Hacker ve Appleby, sürekli olarak birbirlerinin yapmaya çalıştıklarının önünü keserler. Dizinin ana konusu da budur aslında. Bir bakıma da seçilerek ülkeyi yönettiğini sanan Bakanlarla ülkeyi gerçekten yöneten bürokrasi arasındaki güç mücadelesidir.
Tabi bunların arasında kalan izleyici, dizinin her anında kendini gülmekten alıkoyamaz. Emret Bakanım ile ilgili dönemin dergilerinden birinde okuduğum bir makaleden hatırladıklarım bile hala hafızamda duruyor. Öncelikle diziyi hiç kaçırmadan izleyen ünlü kişililerden biri Margaret Thatcher. Dizi 30'ar dakikalık bölümlerden oluşuyor (bir bölüm hariç) ve bölümler bir sahnede hem de seyirci ile çekiliyor. Böylelikle de seyircilerin verdiği tepkiler ve gülme efektleri son derece doğal ve doğru olarak yansıyor.
Bu dizinin ardından daha sonraları Emret Başbakanım adıyla devamı da yayınlanmıştı. Orada da Jim Hacker bir sonraki seçimde Başbakan oluyor ama Sir Humphrey'den bir türlü kurtulamıyordu. Dizinin 2005 yılında ülkemizde de Sayın Bakanım adıyla çekildiğini, başrollerinde Kenan Işık, Haluk Bilginer ve Ali Sunal'ın oynadığını belirteyim. Orijinali kadar olmasa da bizi anlatan bir versiyon olması açısından oldukça başarılı bir çalışma olduğunu da söylemek gerekir.
8 Şubat 2022 Salı
Eti Muzlu Gofret
Çok fazla çeşit ve lezzette gofretler olmasına rağmen, o dönemin çocukları için 80'ler ruhunu en iyi yansıtan gofret hiç kuşkusuz Eti Muzlu Gofret'tir. Gofretinin çıtırlığını, kremasının enfes aromasını övecek değilim elbet. :) Ama bütün gofretler içinde onu özel bir yere koyarım. Günümüzde üretilmiyor olmasına ve en son belki de 30 yıl önce yemiş olmama rağmen tadı hala damağımda.
Çocukluğun en eğlenceli, en keyif veren şeylerinden biriydi benim için Eti Muzlu Gofret. Özellikle yaz aylarında hemen her gün 1 tane gofret yerdim. Kaloriymiş, sağlıksızmış gibi laflar hikaye tabi bizim için. Günde 100.000 kalori harcar bir halimiz vardı. Ne yesek hemen ardından 2 katı fazla kalori yakardık. Çocuktuk, yerimizde duramazdık.
Eti Muzlu Gofret
Bu gofretin enteresan bir özelliği vardı bu arada. Ki yaşıtlarımın pek çoğu da aynı özellikten dolayı almayı tercih ederlerdi. Gofretin kabındaydı özelliği. Hayır hayır, janjanlı, altın sarısı görünümü filan değil. Küçük, hileli ama havalı bir şeydi.
Kolunuza bolca kolonya döküp gofret paketini kolonyalı yüzeye yapıştırıp bir süre beklediğinizde paketin üzerindeki zürafa kolunuza dövme olarak çıkıyordu. Ucuz ve dayanıksız bir dövmeydi ama 80'li yılların basit dünyasında bizim gibi çocuklar için oldukça "havalı" bir durumdu bu. Muhtemelen de cilde filan zararlı bir şeydi ama kim takar tabi onu o zamanlar. Ha bir de yazıların dövme olarak çıkmaması için zürafanın etrafını kesmek gerekiyordu.
Aynı durum biraz saçma olmakla birlikte Çokomilk (ki buna da daha sonra mutlaka değineceğiz) paketlerinde de vardı. Kolunuzda Çokomilk yazısıyla dolaşmak isterseniz zürafa yerine bu paketi de tercih edebilirdiniz. İşin o kadar cılkını çıkarmıştık ki diğer arkadaşlardan daha değişik bir dövmeye sahip olma niyetiyle elimize geçen her paketi kolonya baskı yöntemiyle deneyip duruyorduk.
Neyse ki dönem çabuk bitti de fiziksel görünümümüzü ve sağlığımızı bozmadan bugünlere gelebildik. 3-4 cm kalınlığında ve 14-15 cm uzunluğunda bir gofret ve ona ait paketten bile yeni dünyalar yaratabiliyorduk eskiden. Aklımız temiz, ufkumuz geniş, hayallerimiz her daim yanımızdaydı. Bütün saçmalıklarına, eksikliklerine, yanlışlıklarına, acılarına rağmen güzel günlerdi 80'ler.
7 Şubat 2022 Pazartesi
Kara Kartal / Black Eagle (1988)
Kara Kartal / Black Eagle
6 Şubat 2022 Pazar
Casio Alarm Chronograph
O zamanlarda walkman ile birlikte en öne çıkan aksesuarlardan biri de saatlerdi bizim için. Saat denince de akla sadece Casio gelirdi. Akla ilk gelen filan da değil, tek o gelirdi. Değişik özelliklere sahip birçok Casio saat bulmak da mümkündü. Şimdilerde çeşit sayısı belki de binlerce kat artmış olmasına rağmen o dönemdekilerin hepsi birbirinden farklıydı.
Casio Alarm Chronograph da bu farklı modellerden biri. Belki de pek çoğumuz için ilki. Daha sonra muhtemelen bloga alacağımız GS-12, GR-3, DBC-62 gibi modellerin öncülü, hepimizin büyük bir tutkuyla istediği ve bence Casio'nun medar-ı iftiharı olan bu saatin kendine has, karizmatik ve etkili bir duruşu vardı.
Büyükler arasında tercih ediliyor olması ve bizim kendimizi büyük gösterme çabamızın da buna katkısı vardır elbet. Metal çerçevesi, dijital oluşu, kronografı, ekranı aydınlatma özelliği ve hepsinden önemlisi su geçirmez olması dönem çocuklarının ağzını sulandırıyordu. En azından benim büyüdüğüm o küçük kasabada durum böyleydi.
Benden önce babamda vardı bu saatten. Filmlerde gördüğüm "al evlat, bu saat artık senin" repliğinin gelmesini uzunca bir süre beklediğimi hatırlıyorum. Ama gelmedi işte o replik. Adam saatini seviyordu, diyecek bir şey yoktu. Doğal olarak iş başa düştü. Yıl içerisinde büyüklerden para koparılabilecek bayramlar hemen listelendi. Simit nasıl satılır konusunda ciddi çalışmalar yapıldı. Hangi çizgi romanlar satılabilir hakkında piyasa araştırması tamamlandı ve süreç başladı.
Çizgi romanlarımı satmaya yeltenmedim bile. Saat mi çizgi roman mı sorusuna verecek cevabım çok netti. O nedenle diğer yöntemleri kullanarak saat ulaşmaya çabaladım. Çok uzun sürecek filan diye düşünüyordum. Şimdilerde öyle mi bilmiyorum ama o zamanlarda simit satmak ciddi bir kazanç getiriyormuş. 2 aylık "simitçilik"ten sonra cebimde Casio Alarm Chronograph'ı alacak kadar para biriktirmiştim.
Günümüzde karışık halde ucuz Çin ürünleri satan yerlere Japon Pazarı denilmekle birlikte 80'lerde onların adı 1001 Çeşit idi ki bu konuya daha sonra mutlaka değineceğiz. Neyse, bu 1001 Çeşit'e gidip saatimi aldıktan hemen sonra dükkandan koşarak fırladığımı hatırlıyorum. O kadar heyecanlanmıştım ki yerimde duramıyordum.
Saati koluma takıp tanıdığım herkese gösterdiğimi de hatırlıyorum. Hey gidi günler ve hey gidi Casio Alarm Chronograph...
5 Şubat 2022 Cumartesi
Mantık Bulmaca
İlkokulun sonlarına doğru, zamanın DPY (Devlet Parasız Yatılı), Anadolu Liseleri ve Özel Okullar sınavlarına hazırlanırken kafayı dağıtmak, belki biraz da toparlamak, akıl sağlığını yerinde tutabilmek adına girdiğim arayışlardan birinde tesadüfen karşılaşmıştım Mantık Bulmaca ile. Bizde mantık bulmaca olarak kullanılmış ama yabancı örnekleri "cross logic", "logic grid puzzles" ya da "logic puzzles" olarak geçiyor.
Mantık Bulmaca
Dedim ya kafanın gitmeye başladığı dönemler. Aynı anda 3 sınava birden hazırlanıyorsun. Konular hepsinde aynı belki ama üçünün de stresi ayrı ayrıydı. Bu stresin ilk sınavdan 1 gün önce büyük bir öfkeye dönüştüğünü de hatırlıyorum. Peder bey sınavdan önceki gün "kazansa da göndermicem zaten" dediği anda 2 yıllık çalışma temposu, sinir stres her şey birbirine girmişti. Bu da ayrı bir hikaye konusu tabi.
Neyse, böyle bir dönemde sadece mantık ile çözebildiğiniz bir bulmaca hayal edin. Maddeler halinde sıralanmış verileri ayıklayıp kimin, nerede, ne yaptığını filan çözüyorsunuz. Çok eğlenceliydi. Günlerce, gecelerce bulabildiğim her boş vakitte bu bulmacaları çözmeye çalıştığımı hatırlıyorum.
Bir de adını doğru hatırladığımdan emin değilim ama Beyin Jimnastiği diye bir dergi kitap çıkmıştı bulmaca popüler olunca. Orada da epeyce vardı bunlardan. Hatta motivasyon için ödül bile koymuşlardı ki ödül o dönem için muhteşem olarak tanımlanabilecek bir ödüldü. Bütün bulmacaları çözüp gönderiyordunuz ve çekilişe katılıp ZX Spectrum kazanma şansını yakalıyordunuz.
ZX Spectrum mutlaka blogda bir gün yer alacağı için henüz o konuya girmiyorum ama bulmaca da, dergisi de, motivasyon sebebi de gayet iyiydi diye belirteyim.
Günümüzde Mantık Nostalji adıyla bazı yerlerde yine yayınlanıyormuş bu bulmacalar. Ama internette özellikle mobil cihazlar için hem AppStore'da hem de PlayStore'da pek çok uygulama yapılmış. Merak edenler arayıp bulabilir. Ülkenin son durumunda pek ihtiyacınız olur mu bilemiyorum ama en azından biraz kafanız dağılır. :)
Ha bu arada bu tarz bulmacaları ilk ortaya çıkaranın da Charles Lutwidge Dodgson ya da bizde ve aslında her yerde bilinen adıyla Lewis Carroll olduğunu söyleyelim.
4 Şubat 2022 Cuma
Social Distortion / Mommy's Little Monster (1982)
Social Distortion / Mommy's Little Monster
3 Şubat 2022 Perşembe
Command & Conquer: Red Alert 2 (2000)
Command & Conquer: Red Alert 2
2 Şubat 2022 Çarşamba
Atlantis'ten Gelen Adam / Man From Atlantis (1977-1978)
Atlantis'ten Gelen Adam
1 Şubat 2022 Salı
Voltran
Voltran
Japonların değişik hayal gücü örneklerinden biri olan Voltran, 5 farklı renkte ve aslan biçiminde olan robot araçların birleşerek büyük bir robot olmasını ve karşısındakilerle savaşması fikrini temel alır. Her ne kadar "sen kolunu oluştur, ben bacağını yapıyorum" şeklinde tuhaf bir birleşim monoloğu olsa da o dönemde çok sevdiğimiz arkadaşlarımızdan biriydi.
O kadar etkilenmiştik ki milletçe, bir şeyi / şeyleri alabilmek için bir araya gelme deyimi olarak "hadi voltranı oluşturalım" kullanılır olmuştu.
Çizgi filme dönecek olursak, merak ettiğim birkaç soru vardı hep. Çözememiştim. İlki neden robot araçlar aslan şeklindeydi? Salak mıyız da yaptığımız teknolojik aleti aslan şeklinde üretiyoruz? Ormanlar Kralı olması, robotu daha güçlü daha korkutucu mu yapıyordu? Belki çizgi filmde anlatılmıştır bu mesele ama ben kaçırmışım herhalde.
Diğer sorun da "ışın kılıcı"nın nereden çıktığıydı. Aslanlar birleşip dev robotu yani Voltran'ı oluşturduğunda Voltran iki elini birleştirip iki yana doğru çektiğinde ortada bir ışık parlaması eşliğinde kılıç oluşuyordu. Ha bir de robotun elinde kılıcın ne işi var sorunsalı var ki ona hiç girmiyorum.
Bu arada belirteyim... Asıl adı Voltron idi ama sanırım söylenmesi zor olduğundan olsa gerek, tek harf değişikliğiyle dilimize uydurulmuştu. :)
Şimdilerde çizimleri kötü görünse de o zamanlarda ağzımız açık, yerimizde duramaz bir şekilde izlediğimizi hatırlıyorum Voltran'ı. Hemen hemen aynı dönemlerde bir de Robotech vardı ki o da başlı başına başka bir yazıya konuk olabilecek nitelikte. He tabi bizim gibi darbe sonrası hayatı anlamlandırmaya çalışan, ergenliğe bile ulaşmamış tipler Robotech mi Voltran mı kıyasıyla birlikte birbirimize çok fazla da girişmişliğimiz vardır.
Güzel günlerdi işte. Antin kuntin robotlar, gücün sadece kendinde olduğunu iddia edenler, walkmanler, ninja filmleri vs. Eğlendiğimiz, kendimizi bulmak için çabalamaya bile başlamadığımız zamanlardı.
8 Kasım 2021 Pazartesi
Dollars / Büyük Vurgun (1971)
Dollars / Büyük Vurgun (1971)
Filmi 80'lerde izledim ben. Ama ne Türkçe ne de İngilizce olarak. TV karşısına geçip Yunanca izledim. Konuştuklarından en ufak bir şey anlamadım, aradaki kalimera filan gibi bildik lafları saymazsak. Yine de acayip şekilde filmin içine girip heyecandan darmadağın olmuştum.
Öncelikle neden Yunanca izledim. Sık sık 80'lerden bahsediyoruz ya hani, ne kadar değişik ve saçma olduğundan filan.. heh işte o dönemlerde bizim oralarda tuhaf bir şekilde Yunan kanalları çekerdi. TRT 1'de "yayın koptuğunda" bile Yunan kanallarını izlemeye devam edebilirdik. Şimdi çok saçma gelebilir ama o zamanlar büyük bir olaydı bizim için.
Yüksek ihtimalle TRT'de yayının koptuğu bir zamanda olsa gerek, Yunan kanalı açmışız. Şansa da film başlıyor. "İzleyelim bari" dedi babam. Çok önemli bir şeymiş gibi sandalyeyi TV'ye yakınlaştırıp oturdum karşısına. Yazılar çıkmaya başladı. Dollars... Warren Beatty... Goldie Hawn... Directed by Richard Brooks.. gerçekten de okuyup aklıma kazımışım. Onca yıldan sonra hala hatırlıyor olmak da endişe verici.
Diyaloglarından en ufak bir şey anlamadığım bu film beni TV karşısına yapıştırmış, sonuna kadar atlaya zıplaya izlememi sağlamıştı. Şimdi neredeyse hiç hatırlamamama rağmen bana verdiği heyecanı hiç unutamıyorum. Temelde bir çift bankayı soyuyorlardı. Ama ne soymak. La Casa de Papel gibi ince düşünülmüş şekilde ve bir sürü yanlış giden şeye rağmen. Zaten o yanlış giden şeyler atlatıp zıplatıyordu insanı. Hem de Yunanca olmasına rağmen. :)
Artık çocukluktan mı yoksa filmin gerçekten iyi olmasından dolayı mı bilemem ama günlerce o heyecanı yaşadığımı, filmin tekrarı olur mu acaba diye Yunan kanallarını tarayışımı ve belki videocuda vardır diyerek bildiğim tüm video kasetçileri dolaşışımı bugün gibi hatırlıyorum.
Eh sabah sabah kendini bana hatırlattığına göre yeniden ama bu kez anlayabileceğim bir dilde izlemenin vakti gelmiş demek ki. Eski filmleri seven tayfadansanız, bulduğunuz yerde mutlaka izleyin Dollars'ı. Keyif alacağınızın garantisi var.
6 Kasım 2021 Cumartesi
Hugo Sanchez
Hugo Sanchez
80'lerin ikinci yarısının başlarında futbol gerçekten de ticari savaşa dönüşmeden hemen önce bir Dünya Kupası izlemiştik. Benim sindirerek izlediğim, maçları kaçırmamak için türlü taklalar attığım Mexico 1986 o günden bugüne izlediğim en iyi Dünya Kupası diyebilirim.
Kimler yoktu ki o maçlarda. Maradona, Gary Lineker, Emilio Butragueno, Jorge Burruchaga, Karl-Heinz Rummenige, Rudi Völler, Toni Schmumacher, Enzo Scifo, Michel Platini ve tabi ki Hugo Sanchez. Bunlar aklımda kalanlar tabi. Kendimi biraz zorlasam daha pek çokları da aklıma gelir ama konumuz benim için o kupanın yıldızı Hugo Sanchez.
Kısa boylu, kıvırcık saçlı, sevimli mi sevimli bir adamdı bu Hugo. Kafayla ve özellikle röveşata ile öyle goller atardı ki şaşkınlıktan ağzımız açık kalırdı. Bir de o golün ardından sevinmesi vardı ki ayrı bir değişiklikti. Adam koşar, ellerini yere koyup havada takla atıp yürümeye devam ederdi.
1986 Dünya Kupasını Meksika kazanamadı ama Hugo Sanchez de Meksika da kupayı hak etmişti. Maradona'nın Tanrının Eli golü efsanesini pek çok kişi bilir ya da hatırlar. O yıl kupayı Arjantin kazanmış olsa da bizim gönlümüzde Hugo Sanchez de kazanmış kadar olmuştu.
Yıllar sonra Eduardo Galeano'nun Gölgede ve Güneşte Futbol kitabında adını tekrar gördüğümde hiç şaşırmamıştım. Çünkü pek çok insanda bende bıraktığı gibi etkiler bıraktığına emindim hep. Galeano, kitabın bir bölümünde Yugoslavya'daki savaşa giden iki Meksikalı gazetecinin Drina köprüsü yakınlarında askerlerle burun buruna gelişini anlatır. Her tarafın ortak bir dile sahip olmaması yüzünden, gazeteciler bir türlü kendilerini anlatamazlar. Albay'ın el işaretlerinden anladıkları ölüme mahkum edildikleri olur. Askerler namlulara mermiyi vermeye başladıklarında gazetecilerin aklına pasaportlarını göstermek gelir. Pasaportları eline alan Albay, vatandaşı oldukları ülkenin adını gördüğünde bağırır; "Meksika... Hugo Sanchez"
Ortam bir anda değişir ve askerlerle gazeteciler sarmaş dolaş hale gelirler. Savaşın ortasında Hugo Sanchez'in adı yetmiştir bazı şeyleri değiştirmeye.
12 yıl İspanya liginde futbol oynayan Sanchez hala İspanya'nın en çok gol atan ikinci oyuncusu ünvanına sahiptir ve dünyanın en iyi 125 futbolcusu listesine girmiştir. Şimdilerde pek bilinmese de bizim gibiler için büyük anlamı vardır Hugo Sanchez isminin.
5 Kasım 2021 Cuma
Billie Jean / Michael Jackson
Billie Jean / Michael Jackson
3 Kasım 2021 Çarşamba
Ökkeş / Muzaffer İzgü
Ökkeş'i hatırlayan var mıdır bilmem. Ama benim çocukluğumun, yani 80'lerin en iyi geçmesini sağlayan yol arkadaşlarından biriydi. Muzaffer İzgü'nün kaleminden çıkma, eğlenceli, fazlasıyla komik ve o zamanlar çok önemsemesek de gerçeklere dokunan, düşündürten bir anlayışa sahipti. Özellikle ilk okumaya başladığım dönemlerde ve sonraki zamanlarda ara ara okuduğum, kendi kendime güldüğüm, neşelendiğim zamanlardı.
Ökkeş / Muzaffer İzgü
Bir çok kitabın aksine, Ökkeş'te, konu ve durum yerine kişi öne çıkıyordu. Oyun dediğimiz kavram kitabın ana kişisiyle birlikte hep yan yana duruyordu. Ökkeş'in yaşadığı maceralar, içinde bulunduğu durumlar ve başına gelenler ise hep yan hikayeler ya da figüranlar gibi görünüyordu.
Okuyan kişinin alacağı / alması düşünülen kıssadan hisseler ise metinlerin içine o kadar güzel yedirilmişti ki bir yandan gülerken diğer yandan olayı tam anlamıyla kavrıyor, benzer şeyler başınıza geldiğinde daha temkinli yaklaşabiliyordunuz.
Eğer çocuk değilseniz ve Ökkeş okumaya kalkarsanız size fazlasıyla saçma gelebilir. Ama bir çocuk için hatta günümüzde etrafı teknolojiyle, videolarla, görsellikle çevrilmiş çocuklar da dahil son derece eğlenceli bir kitap dizisidir. Ağdalı cümlelerle edebiyat yapacağım, insanları etkileyeceğim, insanları güldürürken düşündüreceğim gibi gereksiz hezeyanlara kapılmadan son derece düz ve yalın bir dille yazılmış ama içindeki mizahın kalitesiyle kendi kendine öne çıkabilmiştir.
Kitap okuma sürelerinin, sayılarının ve hatta kitap okuyan kişi sayısının düştüğü son yıllarda eğer bir yerden başlamak isterseniz, Ökkeş kötü bir başlangıç sayılmayacaktır. "Aman yahu çocuk kitabı işte" diye de düşünmeyin sakın. Sanki dakika başı Dostoyevski romanı bitiriyorsunuz da beğenmiyorsunuz. :)
Aşağıya dizinin sıralı listesini eklemeyi ihmal etmeyeyim dedim. Benim dizideki favorilerim Lunaparkta, Balık Avında ve Maçta olanlar. Çocukluğumda en sevdiklerimin arasında hep vardılar. Diğerleri de en az onlar kadar iyiler. Buradaki ayrım sadece sizin benimsemenizle alakalı.
Az önce bir yerden başlamak istiyorsanız dedim ama bunun daha zevklisi kitapları çocuklarınıza okutmak. Onların okurken kendi kendilerine attıkları kahkahaları, kıkırdamaları duydukça siz daha fazla mutlu olacaksınız. Alternatif bir fikir olarak, oturup siz de onlarla birlikte okuyabilirsiniz.
1 - ÖKKEŞ LUNAPARKTA
2 - ÖKKEŞ KURT AVINDA
3 - ÖKKEŞ BALIK AVINDA
4 - ÖKKEŞ KAPICI
5 - ÖKKEŞ İŞPORTACI
6 - ÖKKEŞ BAHÇIVAN
7 - ÖKKEŞ OTOPARKTA
8 - ÖKKEŞ MAÇTA
9 - ÖKKEŞ DOLMUŞÇU
10 - ÖKKEŞ DENİZDE
2 Kasım 2021 Salı
Top Gun Film Müziği
Yakın zamanda gençlerle konuşurken yanlışlıkla "kaset"ten bahsettim. Bahsettiğime de pişman oldum. Hayatlarında hiç kaset görmemiş, ne olduğunu bilmeyen, ne işe yaradığını anlamayan tiplerle uğraşmak zorunda kaldım. Hayır, tamam hiç elinize geçmedi, kullanmadınız filan da kültürel olarak da hiç bir fikriniz yok mu hakkında yahu? Biz de plakları pek görmemiştik ama hiç de yadırgamadık zamanında. Bu yeni dönem gençler bir değişikler yahu. Z kuşağı filan da değiller, daha ötesine geçip "unknown" ya da direkt "error" kuşağı demek daha doğru. Bunların Ctrl + Z'si de yok!







